Son günlerde kamuoyuna yansıyan ve “koruma” iddiasıyla duyurulan yeni bir protokol daha gündeme geldi. “Deniz Kıyı Alanları Tekne İmal ve Çekek Alanlarının, Bağlama ve Barınma Yerlerinin Belirlenmesi, Mapa-Şamandıra Noktaları ve Sayılarının Belirlenmesi ile Kurulumu İçin Fizibilite Raporu Hazırlanması İşine Ait Protokol” başlığıyla imzalanan bu belge, Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarında yeni altyapı projelerinin önünü açıyor. Ancak protokolün içeriğinden çok, altında imzası bulunan kurumların niteliği ve geçmişteki uygulamaları, kamuoyunun dikkatle sorgulaması gereken bir tabloyu gözler önüne seriyor. Protokolü; Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Dr. H. Abdullah Uçan, İMEAK Deniz Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Tamer Kıran, Piri Reis Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nafiz Arıca ve GİSBİR Yönetim Kurulu Başkanı Murat Kıran imzaladı. Bu imzacılardan Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, kıyılarla ilgili yürütme işlerini, eski adı MUÇEV olan Kıyı Yönetimi ve Çevre Koruma A.Ş. üzerinden sürdürüyor. Ancak MUÇEV’in geçmişte özelleştirdiği birçok kıyı alanı, halka kapatılmış ve imar mevzuatına aykırı uygulamalara sahne oldu. Diğer yandan, İMEAK Deniz Ticaret Odası ve GİSBİR gibi kuruluşlar da deniz taşımacılığı, yat turizmi ve gemi inşa sanayisinin çıkarlarını temsil eden güçlü sermaye yapılarıdır. Dolayısıyla bu kurumların yön verdiği bir projede “koruma” söyleminin, çoğu zaman “kullanıma açma” ya da “ticarileştirme” anlamına geldiği açıktır. Göcek koylarında uygulamaya çalışılan mapa-şamandıra sistemlerinin kıyılarda yapılaşma başlatarak doğal yapıya zarar vereceği gibi, halkın denize erişiminin de kısıtlanacağı ortada. Şimdi Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünün sermaye kurumlarıyla Marmara’dan Ege ve Akdeniz’e kadar kıyı alanlarını yeniden planlamaya girişmesi, tüm kıyılar için söz sahibi olması, kıyılarımızın gerçekten doğa için mi, yoksa sermaye için mi “korunduğunu” sorgulamamıza neden oluyor.   Uzmanlar, bu tür protokollerin tekil uygulamalar olmaktan çok, kıyıların ticarileştirilmesini hedefleyen sistemli bir politikanın parçası olduğuna dikkat çekiyor. Son yıllarda MUÇEV aracılığıyla halkın kullanımından çıkarılan sahiller, kıyı kanunundaki değişiklikler ve turizm yatırımlarına açılan koruma alanları, kamusal kıyıların özel sermaye lehine yeniden düzenlendiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, kıyıların doğal ve kamusal niteliğinden uzaklaştırılarak, sermayeye yeni yatırım alanları yaratılması şeklinde değerlendiriliyor. Anayasal olarak halka ait olan kıyıların bu yolla fiilen özelleştirilmesi, kamu yararı ilkesinin zedelendiği yönündeki endişeleri artırıyor. Sermaye kuruluşlarının yatırım alanlarını belirleme sürecinde doğrudan söz sahibi olması, doğa koruma açısından ciddi bir çelişki ve tutarsızlık olarak görülürken, kamuoyuna “koruma” kisvesiyle sunulan bu tür projeler, sıklıkla doğal alanların ticarileştirilmesi sürecine hizmet ediyor. Koylar mapa-şamandıra sistemleriyle donatıldıkça; halkın erişimi kısıtlanır, kamu alanları özel işletmelerin kontrolüne geçer ve ekosistemler geri dönülemez biçimde zarar görür. Oysa gerçek bir doğa koruma yaklaşımı, kıyıların önce doğal bütünlüğünü, ardından kamusal kullanım hakkını korumak zorundadır. Aksi takdirde bu tür girişimler, sadece sermayeye yeni yatırım alanları yaratmanın aracı hâline gelir. Unutulmamalıdır ki kıyılar, Anayasa’da da belirtildiği gibi herkesin ortak kullanımına açık kamu alanlarıdır. Bu alanların geleceği hakkında karar alınırken yalnızca sektör temsilcileri değil; yerel halk, çevre örgütleri, bilim insanları ve sivil toplum da sürece dâhil edilmelidir. Koruma adı altında yürütülen projelerin samimiyetle değerlendirilmesi, geçmişte yapılan hatalarla yüzleşilmesi ve sürecin şeffaflıkla yönetilmesi büyük önem taşımaktadır. Bugün sormamız gereken soru çok net: Bu projelerde gerçekten korunan şey doğa mı, yoksa sermayenin çıkarları mı? Bu soruları sormak ve cevabını talep etmek, yalnızca çevrecilerin değil, tüm yurttaşların sorumluluğudur.