Orhan Okutan / habercitv.com.tr Yazı İşleri Müdürü Muğla’da belediyecilik anlayışında liyakatin sadakate yenik düşmesi, kurumsallığa ciddi zarar veriyor. Liyakatten uzaklaşan bir başkanın etrafında bulunan “çevre”, başkanı ayakta tutan değil; kendisini başkan üzerinden ayakta tutan bir çıkar halkasıdır. Bu nedenle başkanı alkışlamak, vazgeçilmez göstermek en önemli görevleriymiş gibi davranırlar.   Muğla Büyükşehir Belediyesinin 30 Ağustos kutlama afişlerinde Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın öne çıkan fotoğrafı tartışma yaratmıştı. Bu tavır sadece Ahmet Aras ile Muğla Büyükşehir Belediyesine özgü değil. Sön dönemde birçok belediyede kendini gösteriyor. Kurumlar geri bırakılırken, belediye başkanları abartılarak öne çıkartılmaya çalışılıyor. Kurumsallıktan uzaklaşmanın göstergesi olan bu tavrın temelinde liyakatten uzaklaşmanın yattığı su götürmez bir gerçek. İnsanları yetenek olarak hak etmedikleri konuma getirildiğinde, kendini o mevkie getireni alkışlamaya, onu göklere çıkarmaya çalışarak karşılık vermeye çalışır. Bu tavrın somutlaşmış hali, Muğla Büyükşehir Belediyesi’nde 30 Ağustos kutlama afişi, Fethiye Belediyesi’nde Türk Bayrağına isim yazma ve Türk Bayrağını insanlara vermek için araçtan yere atma olayında kendini gösterdi. Organizasyonlar yapılıyor; ancak nasıl sonuçlanacağına dair yeterli bilinç ve öngörü olmayınca, geriye başarı değil tartışma ve sıkıntı kalıyor.   TANRI-KRALDAN GÜNÜMÜZ BELEDİYE BAŞKANINA Tarih boyunca toplumlar, güç ve otoriteyi tek bir kişide toplamaya yatkın olmuştur. Eski çağların tanrı-kralı, sadece yöneten değil, düzenin ve bereketin temsiliydi. Modern dünyada bu anlayış, artık fiziki taçlar ve saraylar yerine, siyasi ve kurumsal figürler üzerinden tezahür ediyor. Özellikle yerel yönetimlerde, bazı başkanlar çevrelerinin özenli çalışmasıyla adeta vazgeçilmez, dokunulmaz ve alternatifsiz gösteriliyor. Bu süreç, toplumsal algıyı şekillendirirken şeffaflık, eleştiri ve katılım mekanizmalarını gölgede bırakıyor.   LİYAKAT YOKSA GERİ PLANDA TİCARET VARDIR Liyakatten uzaklaşan bir başkanın etrafında daima bir “çevre” vardır. Çoğu zaman bu çevre, başkanı ayakta tutan değil; kendisini başkan üzerinden ayakta tutan bir çıkar halkasıdır. Başkanın olmadığı bir dünyada kendi varlıkları, bulundukları konum da tehlikeye girer. Bu sistemlerde “çevre”, başkanın vazgeçilmez, alternatifsiz olduğuna dair bir algı yaratmak için sürekli çaba harcar. Buradaki çelişki şudur: Toplum, kurumsal gerçeklerle değil, “çevre”nin yarattığı yapay atmosferle karşı karşıya kalır. Şeffaflık, denetim ve eleştiri ikinci plana itilir. Başkan da bu ilgiden hoşlanırsa, karşılıklı beslenen bir döngü oluşur ve sürecin tehlikeli bir boyutu ortaya çıkar. Eleştiriye kapalı, kendi vazgeçilmezliğine inanan bir başkan kısır döngüyü tamamlanmış olur: Çevre pompalar, başkan içselleştirir; başkan içselleştirdikçe çevre daha da pompalar. Kısa vadede bir cazibe yaratabilir, ancak uzun vadede toplumsal çelişkilere yol açar. Başkan, farkında olmadan bir vitrine dönüşürken, vitrin arkasında asıl ticaret çoktan başlamıştır.   KİŞİ KÜLTÜNDEN KURUMSAL DEĞERLER KÜLTÜRÜNE Modern toplumların olgunluğu, tek bir kişiye bağımlı figürler yaratmak yerine, kurumları güçlü ve sürdürülebilir kılmakla ölçülür. Gerçek liderlik, koltuktan kalkıldığında ardında boşluk bırakmamaktır. Kurumlar, kişilerin gölgesinde değil, kuralların ve ilkelerin ışığında yürürse, toplum eleştiriyi, katılımı ve denetimi doğal hakları olarak yaşayabilir. Çünkü güç, bir kişinin değil, toplumun ortak aklının güvencesidir.