Bazı çağrılar vardır; yüksek sesle değil, derinlikten konuşur. “Ve’tasımû bi hablillâh…” cümlesi de böyledir. Bir emirden çok bir davettir bu: Tutunun… Dağılmayın… Yalnız kalmayın. İnsan, çağlar boyunca en çok yalnız kaldığında savruldu. Toplumlar da öyle… Dağılan sadece şehirler olmadı; kalpler, umutlar, ortak yürüyüşler de dağıldı. Kudüs, işte bu yüzden sadece bir şehir değildir. O, farklı yüzlerin aynı yöne bakabildiği nadir anların hatırasıdır. Aynı ipte, aynı sessizlikte, aynı dua ikliminde buluşabilmenin adıdır. Tarih bu şehirde üç ismi yan yana anar. Biri Arap, biri Kürt, biri Türk… Ama Kudüs’te bu isimlerin hiçbiri ayrı ayrı konuşmaz. Çünkü onlar kendilerine değil, birlik ruhuna tutunmuşlardı. Hz. Ömer, Kudüs’e yürürken kalabalıkların önünde yürümedi. Kalplerin önünde yürüdü. Gücünü göstererek değil, güven vererek var oldu. Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü alırken kin taşımadı. Çünkü kin, ipi koparır; merhamet bağlar. O bağlamayı seçti. Yavuz Sultan Selim ise Kudüs’ü taşırken ağır bir emanet taşıdığını bildi. Bu ağırlık, bir şehrin değil; birliğin ağırlığıydı. Üç fatih… Üç farklı hayat… Ama tek ruh, tek yön, tek ip. Bugün yine aynı ayeti okuyoruz. Ama okurken kalbimizle mi tutunuyoruz, yoksa sadece dudaklarımız mı kıpırdıyor? Aynı ip duruyor; fakat ellerimiz aceleci, yüreklerimiz yorgun. Modern insanın kalabalığı arttı; fakat omuz omuza durabilme kabiliyeti azaldı. Herkes haklı, ama herkes yalnız. Herkes konuşuyor; ama kimse dinlenmiyor. Oysa birlik, aynı düşünmek değildir. Birlik, aynı acıda birbirine dokunabilmektir. Aynı ipe tutunurken, başkasının elini incitmemektir. Kudüs bugün hâlâ bize bunu fısıldıyor. Sessiz, kırılgan ama derin bir sesle: İp hâlâ orada… Peki biz, hâlâ birlikte tutunmak istiyor muyuz?