Bazen bir tufan siler izleri, bazen zamanın rüzgârı. Ama insanoğlu hep inanmıştır:
Kaybolan her şey, aslında bir yerde yazılıdır. Gökte ya da derinlerde…

İslam inancında hakikatin en yüce sembollerinden biri Levh-i Mahfuz’dur.
Bu, ezelî bilginin muhafaza edildiği ilahî levhadır. Kur’an-ı Kerim,
kendini “korunmuş bir levhada” bildirirken insanlığa şunu fısıldar:
Hakikat kaybolmaz; sadece insan ondan uzaklaşır. İlâhî bilgi, zamanın
ve mekânın ötesinde sabittir.

Kadim ezoterik anlatılarda ise başka bir hafıza vardır: Suların altına
gömüldüğü söylenen bir kıta… Mu Kıtası. Rivayetlere göre Mu, insanlığın
ilk büyük medeniyetlerinden biriydi; bilgeliğin ve kadim sırların beşiği…
Sonra bir gün sular yükseldi ve her şey derinliğe gömüldü. Geriye semboller
ve efsaneler kaldı.

Hermetik gelenekte anılan Zümrüt Tabletler de bu kayıp bilgelik
anlatısının bir parçası sayılır. “Yukarıda nasılsa aşağıda da öyledir”
ifadesi, evrenle insan arasındaki aynılığı dile getirir. Gökteki düzen
ile yerdeki hayat arasında bir sır perdesi kurar.

Biri imanî bir hakikat, diğeri mitolojik bir anlatıdır. Levh-i Mahfuz,
Allah’ın ilminde sabit olan kaderi ve bilgiyi temsil eder; Mu ise insanlığın
kayıp hafızasını… Fakat sembolik düzlemde bakıldığında ikisi de unutulanı
hatırlama arzusunun tezahürüdür.

Belki Mu gerçekten vardı ya da yoktu. Belki sular altına gömülen sadece
bir kara parçası değil, insanın masumiyetiydi. Levh-i Mahfuz ise bize
şunu söyler: Asıl kayıp, coğrafyada değil kalptedir. Çünkü ilahî bilgi
hiçbir zaman yok olmaz; insan ondan yüz çevirir.

Modern çağ efsaneleri romantize ederken vahyi ihmal ediyor. Oysa Kur’an’ın
çağrısı, sembollerin sisli dünyasından ziyade açık bir hakikate davettir.
Ezoterik metinler sezgiye yaslanır; vahiy ise ilahî beyana… Aralarında
kategorik bir fark vardır.

Belki de asıl soru şudur: Biz hakikati nerede arıyoruz? Suların altında mı,
yoksa kalbin semasında mı?

Kayıp kıtalar efsane olabilir. Fakat kaybolmuş vicdan gerçektir.
Ve hakikat, onu arayana her çağda yeniden doğar.