Marmaris, Alanya ve Hisarönü’ndeki bazı eğlence mekanlarında şov amaçlı dans eden çalışanların uygunsuz tavırları sosyal medyada tepki çekmeye devam ediyor.
Turistleri rahatsız eden davranışlar, tüm kesimlerin sert eleştirilerine neden oldu. Eleştiriye İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’da katıldı. Turizm çalışanlarının linç edilmesine giden suçlamaların aksine sorunun kaynağı, uygunsuz tavır yapan birkaç çalışan değil, iktidarın turizm sektörünü yalnız bırakmasından kaynaklanan yapısal bir sorunun sonucudur.
YERLİKAYA: BU TÜR GÖRÜNTÜLER BİR DAHA YAŞANMASIN
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, uygunsuz görüntülerin halkta infial uyandırdığını iddia ederek, bu görüntülerin bir daha yaşanmaması için emniyet, jandarma gibi güvenlik güçlerini görevlendirdiğini ifade etti.
TEPKİLERDE ÖLÇÜ KAÇIYOR: TÜM SUÇ ÇALIŞANLARDA MI?
Çalışanların tavırları elbette savunulamaz; hanutçuluktan uygunsuz yaklaşımlara kadar birçok problem göze çarpıyor. Ancak sosyal medya kullanıcılarının tepkilerinde, sektörün geneline yönelik ölçüsüz bir öfke hakim. Sanki tüm yapısal sorunlar çözülmüş, çalışanlara sosyal güvenceler sağlanmış da tek eksik Avrupa standartlarında hizmetmiş gibi bir beklenti yaratılıyor. Bir başka görüş ise, linç kampanyasının asıl nedeni kötü giden turizme bir kurban bulmak.
AHLAK TARTIŞMALARI: ASIL SORUN GÖRMEZDEN GELİNİYOR
Yorumların çoğu ülkede ahlakın kalmadığını savunuyor; oysa kadına şiddet, çocuk istismarı, kontrolsüz göç gibi çok daha derin toplumsal sorunlar var. Barda dans eden birkaç kişi üzerinden ahlakın sorgulanması, sorunun yanlış yerden ele alındığını gösteriyor. Yapılanların hoş karşılanacak bir tarafı yok. Fakat esas tartışılması gereken sistemsel eksikliklerdir.
BİR ZAMANLAR GÜVEN VARDI, PEKİ ŞİMDİ NE OLDU?
Eskiden Hisarönü’nde eğlence mekanlarına çocuklarını güvenle emanet eden yabancı aileler vardı. İşletmecilerle tatilciler arasında güvene dayalı arkadaşlık ilişkileri vardı. 15, 20 senedir Hisarönü’nde tatil yapan aileler vardı. Bu insanlar nereye gitti? Peki bu güven nasıl kayboldu? Kurumlar ve idareciler görevlerini ne ölçüde yerine getirdi? Sadece birkaç çalışanı suçlamak, büyük resme kör kalmak anlamına geliyor. “Turist kaçıyor” ifadesinin arkasındaki gerçek ise aslında güvenin, saygının ve aidiyetin kaybolmasıdır.
PROFESYONELLİK BEKLENTİSİ GERÇEKÇİ Mİ?
Turizmdeki hizmet kalitesi düşüşünü yalnızca çalışanlara ve işletmelere yüklemek hatalı olur. Politik karar vericilerin sorumlulukları göz ardı edilemez. Türkiye her yıl milyonlarca turisti ağırlar ve gelirle övünürken, perde arkasında sezonluk çalışanlar iş güvencesizliği ve eğitimsizlikle mücadele etmeye çalışıyor. Küçük işletmeler yeterli destekten yoksun kalıyor.
SEZONLUK SORUNLAR, KALICI ÇÖZÜMLER GEREKTİRİR
Fethiye’de sezon dışında yoğun tanıtımlar yapılırken, sezon bittiğinde işçiler işten çıkarılıyor. Yeni sezonda aynı işçiye ulaşmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Çalışanların SSK primleri ya 4 ya da 5 ay anca gösteriliyor ya da gösterilmiyor. Yıl boyu sosyal güvenceden yoksun kalan çalışan sayısı çok fazla. Geleceğini garanti altına almak isteyen yetişmiş elemanlar da başka sektörlere yöneliyor; geride ise ucuz ve deneyimsiz iş gücü kalıyor. Bu da sektörde sürekliliği olmayan, geçici ve çoğu zaman eğitim almamış, kültürel olarak düşük iş gücünün yaygınlaşmasına neden oluyor. Bu da hizmet kalitesini doğrudan etkiliyor.
AİDİYETİ OLMAYAN İŞLETMECİLİK
İşletme sahibi bulunduğu bölgeye aidiyet duymuyorsa, çalışanını da kontrol etme zahmetine girmez. Geleceğini kazanç sağladığı tatil bölgesinde görmeyen bazı işletmeciler, hanutçuluk gibi hoyrat uygulamaları destekliyor. Çalışanını, eleştirilen hareketleri yapması taahhüdüyle işe başlatıyor. Bu insanların büyük çoğunluğu maaşını ya eksik alıyor ya da alamıyor. Bu da sorunun ikinci ayağını oluşturuyor. Yerel aidiyetin eksikliği, kontrolsüzlüğü artırıyor.
TURİZM POLİTİKAYLA ŞEKİLLENİR
Turizm, yalnızca tanıtımla değil, adaletli istihdam, kaliteli eğitim ve yıl boyu süren destek programları ile gelişebilir. Oysa devletin bu yatırımları sınırlı kaldığı halde, sektörün tüm aktörlerinden “Avrupa standartlarında hizmet” bekleniyor. Bu iç acıtıcı tablo, yalnızca bireylerin değil, bizzat politikaların ve yönetim anlayışının da sorgulanması gerektiğini gösteriyor.