Bir zamanlar bu topraklarda sabahlar kuş sesiyle uyanırdı. Ne takvim bilirdi rüzgâr ne de mevsim şaşırırdı yolunu. Toprak ne kadar vereceğini, insan ne kadar alacağını bilirdi. Aralarında yazısız bir sözleşme vardı: denge.
Sonra insan acele etmeye başladı. Daha çok kazanmak için daha derin kazdı, daha hızlı üretmek için gökyüzünü dumanla örttü. Bacalardan yükselen her siyah bulut, aslında görünmeyen bir cümle yazıyordu göğe: “Biraz daha…” Ama doğa “biraz daha”yı sevmez. Doğa ölçüyü sever.
Bir gün bir çocuk, dedesinin anlattığı karlı kışları dinlerken sordu: “Dede, kar neden artık misafir gibi geliyor?” Dede sustu. Çünkü cevabı bilmek, kabullenmekten daha ağırdı. Buzullar erirken sadece dağlar değil, hatıralar da çözülüyordu.
İklim krizi diye adlandırdığımız şey, aslında doğanın intikamı değil; insanın ihmalinin sonucudur. Karbon salınımı bir teknik terim gibi durur ama her ton karbon, bir ağacın nefesini keser, bir nehrin yönünü değiştirir, bir çocuğun geleceğinden bir mevsim çalar.
Kutsal metinler bu hikâyeyi çoktan anlatmıştı bize. “Doğal dengeyi bozmayın, haddi aşmayın” uyarısı sadece ahireti değil, yeryüzünü de korumaya çağırır. Çünkü haddini aşan insan, önce toprağa zarar verir; sonra toprağın sustuğunu zanneder. Oysa toprak susmaz, sadece bekler.
Yeni dünya düzeni masalarında grafikler çiziliyor, anlaşmalar imzalanıyor. Ama doğa kalbe bakar. Daha az tüketmeyen bir kalp, daha yeşil bir teknolojiyle telafi edilemez. Denge, sadece çevre politikası değil; vicdan meselesidir.
Belki hâlâ geç değil. Belki bir sabah yeniden kuş sesleriyle uyanabiliriz. Ama bunun için insanın kendine şu soruyu sorması gerekir: “Ben bu dünyada misafir miyim, yoksa doğanın dengesini bozan , kıyamete götüren bir zaman makinası mıyım…
Dengeyi bozan insan, kıyameti gökten değil; kendi ellerinden indirir.
Yeni dünya düzeninde çevre, iklim ve insanın haddini aşma hikâyesi
Bir zamanlar bu topraklarda sabahlar kuş sesiyle uyanırdı
Bunlar da ilginizi çekebilir