Bir medeniyet taşır.
Bir hafıza taşır.
Bir ruh taşır.
“Anne” işte böyle bir kelimedir.
Belki de bu yüzden dilimizde en büyük kavramların başına “ana” gelir:
Anadolu…
Anavatan…
Ana dil…
Ana yurt…
Ana damar…
Ana kaynak…
Çünkü insanlık, özü anlatmak istediğinde “ana” kelimesine sığınır.
Zira “ana”, başlangıçtır.
Kök’tür.
Merkez’dir.
Hayatın ilk evidir.
Arapçada “ümm” kelimesi de aynı derinliği taşır. “Ümmü’l-kitap” denildiğinde kitabın özü, kaynağı anlaşılır. Çünkü anne sadece doğuran değildir; varlığı anlamlandıran ilk rehberdir.
Belki de Efendimiz’in;
“Cennet annelerin ayakları altındadır”
hadisi yalnızca ahirete dair bir müjde değil, dünyanın içine bırakılmış büyük bir medeniyet şifresidir.
Çünkü insanın dünyadaki ilk cenneti çoğu zaman annesinin merhametidir.
Bir çocuk doğduğunda henüz konuşamaz.
Ama annenin sesini tanır.
Henüz yürüyemez.
Ama annenin kalbinde güvenle taşınır.
İsviçreli psikolog Jean Piaget, çocuğun dünyayı önce somut güven duygusuyla anlamlandırdığını söyler. Sevgi, temas, korunma ve şefkat; çocuğun zihinsel haritasını oluşturur. İşte o haritanın merkezinde çoğu zaman anne vardır.
Anne, çocuğun ilk öğretmenidir.
Ama sadece konuşmayı öğretmez.
Hayata güvenmeyi öğretir.
İnsanı öğretir.
Vicdanı öğretir.
Bir bebeğin ağladığında kucağa alınması, onun zihninde şu cümleyi kurar:
“Dünya güvenli bir yer…”
İşte dünyadaki ilk cennet hissi tam da burada başlar.
Belki bu yüzden “ana” kelimesi sadece bireyi değil, toprağı da tanımlar.
“Anadolu” deriz mesela…
Bu topraklara neden “Ana-dolu” denmiştir hiç düşündük mü?
Çünkü Anadolu, yüzyıllardır insanları bağrına basan büyük bir ana gibi görülmüştür.
Acıya rağmen merhamet üreten…
Göçlere rağmen insan saklayan…
Yorulanı dinlendiren…
Düşeni kaldıran bir medeniyet coğrafyası…
Aynı şekilde “anavatan” dediğimizde de sıradan bir toprak parçasını kastetmeyiz. Çünkü vatan, insanın ruhunu taşıyan ana kucağı gibidir.
İnsan nasıl annesinin kokusunda huzur bulursa, milletler de vatanlarında kimlik bulur.
Bu yüzden ana fikrini kaybeden toplumlar zamanla yönünü kaybeder.
Bugün modern dünya tam da böyle bir kırılmanın içinden geçiyor.
Teknoloji büyüyor ama temas azalıyor.
Evler genişliyor ama gönüller daralıyor.
Çocukların elinde tablet var ama gözlerinde eksik kalan bir sıcaklık hissediliyor.
Eskiden çocuk düştüğünde annesine koşardı.
Bugün çoğu çocuk yalnızlığını ekranlara anlatıyor.
Dijital çağda annelik artık sadece büyütmek değildir;
ruh korumaktır.
Çünkü algoritmalar yalnızca içerik taşımaz; karakter de inşa eder.
Ekranlar yalnızca görüntü vermez; kişilik de şekillendirir.
Bu yüzden bugün annenin evladıyla kurduğu göz teması, belki de çağın en büyük direnişidir.
Çünkü çocuk önce annesinin yüzünde kendini görür.
Sonra dünyayı tanımaya başlar.
Belki insanın en büyük yalnızlığı da burada başlıyor:
Ana sıcaklığından uzaklaşmak…
Oysa insan ruhu ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin, içinde hâlâ aynı şeyi arıyor:
Sığınılacak bir merhamet limanı…
Ve anne, insan ruhunun ilk limanıdır.
Bu yüzden annelik sadece aile meselesi değildir;
medeniyet meselesidir.
Bir toplum annelerine ne kadar değer veriyorsa, geleceğine de o kadar değer veriyordur. Çünkü anne sadece çocuk büyütmez; insan yetiştirir. İnsan ise toplumun kaderini belirler.
Belki de “ana” kelimesinin bütün kutsallığı burada gizlidir.
İnsan ilk huzuru annede bulur.
Millet ilk kimliğini anavatanda bulur.
Ruh ilk dilini anne duasında öğrenir.
Ve insan hayat yorunca, farkında olmadan yine aynıyeredönmekister:belki de dünyadakigerçekCennet;insanınkendisinikoşulsuzsevildiğibiryürektebulabilmesidir.Oyüreğin adı çoğuzaman “anne”dir.
Bir annenin merhametine…
Bir anavatanın sıcaklığına…
Bir Anadolu şefkatine…
MuhammerGÖKMEN
Uzman Vaiz