Yakamozlara baktıkça şairliğim tutardı hiç olmazsa. Hem neyim eksikti ki benim denize nazır evlerde oturanlardan. Yüreğim dalgaların o mistik sesinde kaladursun, ben şehrin arka sokaklarında, bir kenar mahallede iki katlı bir evin birinci katına kiracı olarak taşınmıştım. Gücüm ancak buna yetiyordu. İçimdeki şair sürekli beni ayakta tutmaya ve bana moral vermeye çalışıyordu.
“Merak etme, ben senin yanında oldukça deniz senin ayaklarına gelir, dalgaları bu kenar mahalleden de duyarsın. Yakamozları bu evin bahçesinden toplarsın” diyordu. Elim mahkûm ben de o şaire güveniyor ve inanıyordum. İki hafta olmamıştı mahalleye taşınalı. Birkaç kapı komşusu ile çoktan tanış olmuştum bile. Kimle tanıştıysam aynı soruyu soruyorlardı bana. “Sahi bu huysuz ev sahibi bu evi sana nasıl kiraya verdi” diyorlardı. Zor beğenen, zor ikna olan, kolay kolay evini kimseye kiraya vermeyen birisi olarak anlatıyorlardı adamı bana. Benden önce kaç kiracı eskitmiş, bir süre boş kalmış kirada oturduğum ev. Aylar sonra bu evin ışığını yanık olarak gören komşular haliyle bizi merak ediyorlar, bu işin sırrını soruyorlardı bana. Açıkçası o sırrı ben de bilmiyordum. Daha işlenmemiş ve yüzüne çapa değmemiş bir bahçe var hayatımda. Bir de üst katımda her şeyime karışmaya amade bir ev sahibi. Çok geçmez kapışırım ben bu adamla. Ne garip gözü sürekli üzerimdeydi. Bahçe kapısının sessiz ve derinden gıcırdayışını duyduğu an romatizmalı dizleriyle nasıl balkona çıkıyordu ben de anlamıyordum. Kaşla göz arasında balkondaki gözetleme noktasında yerini alıyor, nerden geldiğimi, nereye gittiğimi soruyordu. Çok sevmezmiş geleni, çocuklardan haz etmezmiş, bunu bir şekilde bana duyurmuştu. Anladığım kadarıyla bahçesindeki tek portakal ağacının bir tek yaprağı yere düşse müsebbibi mahallenin haşarı çocuklarıydı ona göre. Bahçenin köşesindeki bu yorgun portakal ağacı en kıymetlisiydi onun.
Merdiven altında bulduğum eski bir çinko sahana döktüğüm yoğurt çorbasına sarı kedinin her dil değdirişinde mutluluğu yakalarken göz göze geldim yan tarafımızdaki iki katlı bir evin balkonundaki o küçük kızla. Merakla beni ve sarı kediyi izliyordu. Saçları iki bölük örülmüş bu kızın iri zeytin tanesi gibi gözleri güneşin şavkında nasıl da parlıyordu. Ne garip çocuğu ilk kez görmeme rağmen bakışlarındaki derinliğe düşmüştüm. O bakışlarda yoğun bir hüzün vardı. Göz göze geldiğimizde gülümsedim, gülümser sanmıştım. O donuk bakışlarından ödün vermemişti.
─Şiişt saçları örgülü küçük kız merhaba.
Merhaba dediğimi duymuş ancak ses vermemişti. Bir noktaya odaklanmış hala bakıyordu. Kırmızı çiçek desenli eteğini ve kehribar sarısı saçlarını Fethiye’nin naif rüzgârı nazenince savuruyordu. Hiç olmazsa utangaç bir gülümseme beklemiştim küçük kızdan. Gözlerinin derinliklerinden bahçeme adeta hüzün düşürüyordu. Bahçeme bitişik evin balkonundan mahcup bakışlar düşüyordu. Mevsimlerden son yazdı belki de hazandı ama ne garip şair yüreğim zemherideydi sanki üşüyordu. Gerçekten çok dikkatimi çekmişti bu kız çocuğu. Umudumu yitirmeden gene aynı babacanlıkla seslendim küçük kıza.
─Şiişt saçları örgülü küçük kız merhaba.
Masallardaki büyünün bozulması gibiydi çocuğun gözlerindeki hüznün birden korkuya dönüşmesi. Üst kattaki ev sahibim balkona çıkmıştı. Ayak seslerini duyabiliyordum. Cüsse olarak çok ağır olmasa da beton zemine olan bir hıncın sesini duyuyordum. Ayaklarını sanki yere vura vura yürüyen adam balkonun ucuna kadar gelmiş ve işaret parmağını keskin bir kılıç gibi o küçük kıza doğrultmuştu. Kızcağızın yüzü, adamı görür görmez değişmişti. Ani bir refleksle ve titreyen bacaklarıyla balkondan içeri doğru kaçmıştı. Ev sahibim bir kız çocuğu için bu kadar mı dehşet vericiydi anlam veremiyordum. Bulunduğum yerden başımı ona doğru kaldırdığımda göz göze geldik kendisiyle. Bu kez işaret parmağını bana doğru çevirmişti. İfadeleri net ve kararlıydı
─Yeğen efendi, yeğen efendi. O kıza yüz verme. Hele hele anasına babasına selam bile verme!
─Hayırdır amca ne yaptılar ki sana. Hele hele o küçük kız ne yaptı sana?
─Buraya layık değil onlar. Bizden değiller. Bu mahalleden kovduracağız onları.
─Amca, kız, kızın suçu ne, daha on yaşında bile değil.
─Yeğen efendi, bu bahçeye adımı atmayacak onlar.
Aralıklarla görüyorum küçük kızı. Bahçede boş saksılara yeni çiçekler dikerken, diğer çiçeklerin kurumuş yapraklarını ayıklarken hep beni izliyordu yukarıdan. Yorgun bedenimi iç çıkışlarında bahçeye attığımda ve hanıma seslenip pencereden bir bardak su vermesini istediğimde hanımdan önce çıkıyordu kendi balkonlarına. Utangaç ve mahcup bir bakış atıyordu önce. Ben yönümü başka bir tarafa döndüğümde bana baktığını hissediyordum küçük kızın. Ben onun yüzüne baktığımda da o başka tarafa bakmaya başlıyordu. Kolay olmadı göz göze gelmelerimiz. Kırk yaşını geçsem de yüreğimdeki çocuğun emriyle birkaç kez gülümseyerek dil çıkardım kızcağıza. O da bana dil çıkarmıştı. Birbirimize her dil çıkarışımızda gülümsemelerimizin hacmi yükselmişti. Yine de gözlerim sürekli ev sahibim bizi görecek diye teyakkuzdaydı. Adını hiç söylemedi Zahide. Defalarca sordum. Defalarca sustu. Aralıklarla da sormaya devam ediyorum Zahide’ye adını. Bir gün ağzından duyacağım Zahide deyişini. Bu kez balkondan değil, bahçe duvarının ardından bana bakıyordu. Ben kediyi okşadıkça, sevdikçe nedense o kız da tebessüm ediyordu. Ona fark ettirmeden yüzüne bakmaya çalışıyordum. Zorla büyümüş bu kızın o çocuksu saflığı elinden alınmıştı sanki çok donuktu ya da çok güçlüydü. Yüzünde kendisinden büyük bir olgunluk bir o kadar da saf bir çocuğun silueti vardı. Ayaklarında eski bir terlik yüzünde güneş yanığıyla bir adım ötemdeydi küçük kız. Yüzündeki hüzün tanıdıktı biraz. Elmacık kemikleri ne kadar da barizdi. O bana baktı ben de ona. Sonra kaçırdı gözlerini gözlerimden. Aramızda sadece bir metrelik beton bir bahçe duvarı vardı. Bir yandan yavru bir ceylan ürkekliğinde üst kata bakıyordu. Biliyordum birazdan ev sahibim balkona çıkacak, ağzı köpürerek kız çocuğuna bağıracak, sarı kedi bir yana, kız bir yana kaçacaktı. Külkedisi masalında saatlerin on iki vurduğu anda büyü nasıl bozulduysa bu büyü de o adamın balkona çıkmasıyla bozulacaktı. İşaret parmağımı dudaklarıma götürerek sus işareti yaptım. Bir yandan da üst kat balkonu işaret ettim. İkimiz de hınzırca gülümsedik. Bir ara yere eğildiğini gördüm, birkaç saniye içerisinde doğruldu. Sağ elinde bir begonvil dalı vardı ve bana doğru uzatıyordu. Hiç konuşmadan ve gözleriyle boş bir çiçek saksısını işaret ediyordu. O bakışlarıyla çok şeyler anlatmıştı Zahide bana. Elinden nazenin dokunuşlarla begonvil dalını almıştım. Bilmiyordum tutar mıydı, kök atar mıydı, hayat bulur muydu bu dal parçası. Ben alelacele büyük ve boş bir saksıya avuçlarımla toprak doldururken o duvarın arkasında beni izliyordu. Kızcağızın nezaretinde saksıyı toprakla doldurmuş ve verdiği begonvil dalını özenle saksıya yerleştirmiştim. Can suyunu da vermiştim. Kızcağız bir yandan bir beni izliyor, bir yandan bahçemizdeki portakal ağacının bahçelerine sarkan dallarına naif dokunuşlarda bulunuyordu. Amca görmese bari diyordum içimden. “Amca görmese bari” Bir portakal ağacı bir çocuğa bu kadar mı yasak olurdu. Bu kadar mı uzak kılınırdı. Benim gönül penceremde bu portakal ağacı etrafına yaydığı koku ile bu mahalledeki cümle insanı mest etmeliydi. Çiçek açmaya başladığı zaman dökülen yapraklarını Zahide toplayıp saçına takmak için taç yapmalıydı. Kızcağız suya inmiş bir ceylan ürkekliğinde portakal ağacının dal uçlarına ve yapraklarına her iki eliyle selamlaşır gibi dokunmaya devam ediyordu. Amca şimdi çıkacak balkona, amca bağıracak Zahide’ye. Zahide’nin gözbebekleri büyüyecek. Portakal ağacından çekecek ellerini. Ağaç üşüyecek. Bu duygu sarmalında portakal ağacının üst dallarında bir portakal sanki ağır çekimde düşer gibi elifçe bir edayla Zahide’nin bulunduğu bahçeye düşmüştü. Zahide şaşırmış bir vaziyette hem ayaklarının dibine düşen bir portakala hem de bana bakıyordu. Yaklaşan kış mevsiminin donuk renklerine inat güneş gibi parlayan bu portakal gökten düşen üç elmayı andırıyordu. Birkaç saniyelik suskunluğun ve şaşkınlığın ardından bahçe duvarına doğru yaklaştım. Kızcağıza ayaklarının dibine kadar düşen portakalı göstererek seslendim
─Bak, sana melekler portakal gönderdi Zahide.
Çocuk hem bir bana bir de işaret ettiğim portakala bakıyor ama bir türlü eğilip de yerdeki portakalı almıyordu. Onun bu halini gördükçe ne garip yüreğim sanki yerinden sökülüyordu. Boynunu eğip yerdeki portakala bakarken bir tutam kehribar sarısı perçemi sol yanağına dökülüyordu. Bir çırpıda duvardan atlayıp karşı bahçeye, Zahide’nin yanına geçmiştim. Yerden aldığım portakalı bir güzel gömleğime sürtüp tozunu almıştım. Avuçlarımda güneşi taşıyorcasına portakalı uzattım küçüğüme. Yine almamıştı. Portakalı Zahide’nin iki elinin arasında naif bir şekilde bırakabilmiştim en sonunda. Biz bu sessiz bakışlarla anlaşıyorduk. Belki de dünyanın en zor işini başarmıştım. Bu portakal ağacının ikramını Zahide’nin avuçlarında görmek. Zahide avuçlarındaki portakalın altın sarısında kaybolmuş bense yüreğimdeki şairin çağrısına uyarak gözlerimi kapamıştım bir anlık. Her şey birkaç saniyelik de olsa. Bütün Olimposlular Tahtalı dağlarının eteklerinden Akdeniz’e doğru koşuyorlardı sanki. Ve bir gök gürlemesiyle irkilmiştik her ikimiz de. Ayakkabılarını bile hiddetinden ve acelesinden giymemiş olan ev sahibim ağzından köpükler saçarak bahçeye kadar inmişti. Gözleri yerinden çıkacak gibiydi. Nefes nefeseydi. Yüzünün rengi bile değişmişti. Bahçe duvarına göbeğini dayayarak bulunduğumuz bahçeye doğru elini uzatarak bağırmaya başlamıştı
─Ver o portakalı kız. Ver o portakalı.
─Amca, amca bir sakin ol, alt tarafı bir portakal bu. Amca korkutma kızı.
─Sen karışma yeğen efendi. Sana bunlardan uzak duracaksın demedim mi ben.
Ani bir refleksle kız çocuğunun önüne geçmiştim. Adam hızını alamamıştı. Kaşla göz arasında bulunduğumuz bahçeye kadar gelmişti. “Ver o portakalı” diye bağırıyordu. “Ver o portakalı”. Artık ok yaydan çıkmıştı. Kıza dokunmasın diyerek bir adım daha öne gelmiştim. Ellerine istemsizce yapışmış ve hareket etmesini bir nebze de olsa engellemiştim. Bu kez ben hiddetlenmeye başlamıştım. Artık bir yere kadardı.
─Ne var Amca, nedir bu telaşın?
─Portakalım, portakalım versin. Yedirtmem bu mendeburlara.
─Amca yapma, dilsizdir, sabidir, günahsızdır.
─Portakalım, portakalım versin
Adam o hantal ve ağır bedenini inanılmaz bir kıvraklıkla ellerim arasından çekip çıkarmış ve Zahide’nin yanına ulaşmıştı. Kaşla göz arasında kıza bir tokat vurmuş kızın o kehribar sarısı saçları tokadın şiddetiyle adeta savrulmuştu. Elindeki portakal yere düşmüştü. Ev sahibim intikam alırcasına ve büyük bir hınçla yerdeki portakalın üzerine basıyordu. Zahide diyebildim sadece. Zahide. Bir eliyle yüzünü tutarak evlerine kaçmıştı ağlayarak. Artık çığrımdan çıkmıştım. Bin bir zorlukla bulduğum ve kirasını hesaplı gördüğüm, garajı ve bahçesi olan bu evden çıkarılmaktan korkmuyordum. Bir daha ev aramaya razıydım. Bir daha nakliye parası ödeyecektim, bir daha o yükü sırtımdan geçirecektim. Olsun. Adamın yakasına yapışmıştım.
─Yakarım bu portakal ağacını, yakarım. Yemin ederim yakarım. Bana bak amca bu ağacı soyup soğana çeviririm, yerinden söküp odun diye kireç ocağına atarım.
Gece vaktidir. Hiddetim hala geçmiş değildi. Kime ağlıyordum usul usul bilmem ki. Zahide’m, kızım, kehribar saçlım benim. O gece şehir ağlıyordu. Ve bütün sokak lambaları üşüyordu. O gece rüzgâr ağlıyor, bütün portakal ağaçları bu ağıda eşlik ediyordu. Paspaturda ve Kordon’da zaman durmuştu ve Fethiye’nin mor çiçeklerle bezeli ara sokaklarında melekler ağlıyordu. Akşamın geç saatlerinde başlayan yağmur tüm şiddetiyle devam ediyordu. Yağmur rahmetten uzaktı bu kez ve yanında tutup getirdiği ve rüzgâr da benim gibi hiddetliydi. Her ikisi de mahalle başta olmak üzere şehrin tüm sokaklarını, evlerini, konaklarını yakasından tutup silkeliyordu. Gök gürültüsü ve çakan şimşekler eşliğinde yeryüzüne Zahide’nin iri iri gözyaşları düşüyordu. Bu yaşıma kadar böylesi şiddette ve azametle yağan bir yağmur görmemiştim. Fethiye’de kopan bu fırtına, yalnız bugünü değil, yüzyılları da sarsarak gökyüzünden iniyordu. Amyntas Kaya Mezarları’nın taş yüzüne çarpan yağmur, artık bir serinlik değil; sanki göğün içinden kopmuş bir ağıt gibi sert ve acımasızdı. Her damla, kayalara vurdukça yankılanıyor; tarih bile bu öfkeden irkiliyordu. Telmessos Antik Tiyatrosu’nun basamakları suyla dolarken, rüzgâr görünmez bir kalabalık gibi uğulduyordu; eski alkışların yerini şimdi göğün hiddeti almıştı. Sahnede artık insan değil, fırtına konuşuyor ve Zahide için tüm melekler ağlıyordu. Kayaköy’ün terk edilmiş evlerinde ise yağmur, boş duvarlara çarpa çarpa çoğalıyor; her damla, yarım kalmış bir hayatın çığlığına dönüşüyordu Bu fırtına bir ahın fırtınasıydı. Sabaha kadar ağlayan bir şehri dinlemiştim.
Ve şehrin gözyaşlarının dindiği o sabah işe gitmek için bahçeye ilk adımımı attığım anda gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Bahçedeki portakal ağacı köklerinden sökülmüş vaziyette boylu boyunca yerde yatıyordu. Altın sarısı bütün portakalları çevreye dağılmış, kocaman ağaç yerle yeksan olmuştu. Sanki Zahide’nin ayaklarına kapanır gibi yapraklı kısmı Zahidelerin bahçesine doğru düşmüştü. Özür diler gibiydi. Daha dün kızın elinden alıp ektiğim begonvil dalı ektiğim saksı yerinden hiç kıpırdamamışken, bu portakal ağacın yere kapaklanışı karşısında nutkum tutulmuştu. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. Bir süre baktım ayakları yerden kesilen portakal ağacına. Ev sahibimin balkonuna. Zahide’lerin evlerine. İşe biraz geç kalsam ne olurdu sanki. Şehirde bütün kıvrımlarını dolaşıyordum yolların, her dönemecin sonunda Zahide bekliyordu sanki beni. Gece boyu ruhumu acıtan fırtına arkamda kalmış, mevsimlerden Zahide, günlerden Zahide olmuştu. Vakit hak vaktidir ve eden ettiğini bulmuştu. Doruklarda iki mevsim birbirine karışırken geçit vermezliğine türküler yakılan dağların belinde, yüzümü hafifçe okşayan bir rüzgâr Zahide’nin gözyaşlarının yerde kalmadığını muştuluyordu bana. Suyun ve zamanın kol kola gezdiği ve aşk tazelediği bir şehrin kapısındaydım. Yüreğimdeki meleklerin emrine uymaktaydım. Bugün ilahi bir mahkemede görgü tanığı sıfatına konulmaktan ötürü mutlulukların en yücesini duymaktayım.