İşte asıl tehlike burada başlıyor:
Kötülüğün artmasından önce, normalleşmesi…
Çünkü insan, alıştığı şeye dönüşür.
Bugün yalan, “pratik zekâ”;
haksız kazanç, “fırsatçılık”;
merhametsizlik ise “güçlü duruş” olarak pazarlanıyor.
Kelimeler değiştikçe, anlamlar da kayıyor…
Ve insan, farkında olmadan kendi iç pusulasını kaybediyor.
Oysa kutsal metinler, insanı tam da bu noktada uyandırır.
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, sadece bireysel bir erdem değil; toplumsal bir sorumluluktur.
Çünkü kötülük, sessizlikten beslenir.
Bir yanlış karşısında susan her dil,
bir haksızlığa göz yuman her bakış,
kötülüğün biraz daha kök salmasına izin verir.
Ve zamanla…
İnsanlar kötülüğü yaparken değil,
ona itiraz ederken utanır hale gelir.
İşte bu, bir toplumun görünmeyen çöküşüdür.
Modern dünya, bize sınırsız seçenek sundu ama sınırsız sorumluluk bilinci veremedi.
Her şey erişilebilir oldu; ama her şey sorgulanabilir olmaktan çıktı.
Çünkü hız, düşünmenin önüne geçti.
Artık kimse “Bu doğru mu?” diye sormuyor.
Daha çok “Bu işime yarar mı?” diye düşünüyor.
Oysa kutsal öğretiler, faydayı değil, hakikati merkeze alır.
Çünkü hakikat olmadan fayda, uzun vadede zarara dönüşür.
Bir toplum düşünün…
Herkes kendi çıkarını gözetiyor ama kimse adaleti savunmuyor.
Herkes konuşuyor ama kimse hakikati söylemiyor.
Herkes yaşıyor ama kimse gerçekten “insan” kalamıyor.
Böyle bir yerde kötülük, artık bir sapma değil; sistemin parçası olur.
Ve en acısı şu:
İnsan, kötülüğe alıştığında onu fark edemez hale gelir.
Tıpkı karanlıkta uzun süre kalan gözlerin, ışığı unutması gibi…
Bu yüzden kutsal metinler, sadece ibadet rehberi değil; aynı zamanda bir uyanış çağrısıdır.
İnsana, neyin doğru neyin yanlış olduğunu hatırlatır.
Vicdanı diri tutar, kalbi diri tutar, toplumu diri tutar.
Çünkü kötülüğün en büyük zaferi,
iyi insanların susmasıdır.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz kötülüğün karşısında neredeyiz?
Alkışlayanlar arasında mı,
yoksa susanlar arasında mı?
Yoksa hâlâ itiraz edebilenlerden miyiz?
Unutmayalım…
Kötülük bir anda büyümez.
Küçük tavizlerle, küçük sessizliklerle, küçük kabullenişlerle büyür.
Ve bir gün gelir,
artık ona karşı duracak güç kalmaz.
İşte o gün gelmeden…
İnsanın yeniden kendine dönmesi gerekir.
Vicdanına, değerlerine, hakikatine…
Çünkü dünyayı değiştiren büyük adımlar değil,
kötülüğe “hayır” diyebilen küçük ama kararlı yüreklerdir.
Ve belki de kurtuluş,
çok basit bir yerde başlar:
Yanlışı alkışlamamaya,
doğruyu savunmaktan vazgeçmemeye karar verdiğimiz an…
Muammer GÖKMEN
Uzman Vaiz