Yaşam

SES VE ZAMAN

Yağmur sonrası çamaşır ipinde duran damlalarının altından geçiyordum. “Bu sokağa niçin gelmiştim, neden burada yürüyordum?” Cevaplarını bilmeden sessizce yol alıyordum. Ardımdan tik tak diyen de hişt diyen de yoktu aslında. Her zaman nedenleri aramadan kabul edişlerim olurdu. Bu da bunlardan biriydi.  
Gelmişsin işte. Bak sağa sola ve yürü.
Toprağın kokusunu almakta zordu yağmur sonrası burada. Sokaktan çıkıp karşımda duran palmiye ağacının ardında bir gökkuşağı belirdi. Toprak kokusu değil ama deniz kokusu vardı dimağlarda. Yavaşça denize yaklaştım. Deniz ile sonradan denizin sınırını çizen betona kadar vardım. Bir adım sonrasında suyun içinde bir caretta belirdi. Önce bir kara gölge gibi göründü ve ardından sınırdaki yosunları ısırmaya başladı. Ben de bu kadar yakından gördüğüm carettanın sevinci ile neden buraya geldiğimi kendime sorsam diye düşündüm.
“Yine boş ver ya hu!” gibi bir şeyler mırıldandım. 
Yanımdaki kadın, hemen önümde duran balık satan adama şunu sordu: 
— Aaa! Bu ne, yılan balığı mı? Bu yenir mi?  
Ardından dilinin ucuyla da “ııyyy” diye söylenince ben de, “Denizden babam çıksa yerim.” diye yüksek sesle düşündüm. Dediğimi ben bile duymadım. İyi ki duymamışım. Kadının yanındaki iri yarılı, kollarında dövme bulunan, saçını kazıtmış adam; bana öyle bir baktı ki … İyi ki ses beynimde bağdaş kurmuş oturmuş. Yoksa iş, baya sarpa saracaktı.
Belli ki burası her sabah tutulan balıkların satıldığı yerdi. Biraz etrafıma bakındım ve sakin adımlarla yürüdüm. Hayat telaşasından uzak bir yerdeydim sanki. Yavaşlamış adımlarımı zihnim de takip etti. Oysa benin yanından koşanlar, yavaş adımlarla geçenler, tek tük bisikletliler… “Ben ne yapıyordum? Yürüyen mi, koşan mı, bisikletli mi? Bisikletli olmadığım kesindi ama ben ne yapıyordum?” 
Bir süre yürüdükten sonra elinde bir simit ile denizin kenarındaki martılara simit parçaları atan bir adam vardı. Martı çığlıkları denizin dalgasında kayboluyordu. Biraz ileride bir kadın, bayat ekmekleri yanındaki küçük çocukla beraber martılara atıyordu. Martıların sesi, çocuğun bağrışlarıyla yeniden harmanlanıp akıyordu karşımda duran dağın karından. 
O an, bir ses böldü kayan çığlıkları. 
— Hey, baksana! Kardeş, baksana!..
 Tanımalı mıydım bu sesi, dönüp “Buyur kardeş.” mi demeliydim. Ya bu ses benim için değilse… Ben şu an, karşıdaki dağın eteklerinde biriken yeşillikle birleşen karların arasına gitmek istemiştim.  “Bu ses, bana mıydı?” diye düşündüm. Sesten tarafa bakmadım. Yine ve ısrarla ve ses tonunu yükselterek,
— Hey, hele kardeşim baksana bi!..
 Döndüm ve baktım. Martılara çocukla beraber ekmek atan kadındı. “Bana niye seslendi ki şimdi bu.” diye düşündüm
—Bana mı seslendiniz?
diye en nazik halimi aldım. Yanlış bir anlamaya meydan vermemek için,
—Evet. Gördüm sizi, bize bakarken. Gel, sen de şu poşetteki bayat ekmeklerden martılara at.
O an o kadar donup kalmıştım ki. Yok desem de kadın ısrar etti. Kadının uzattığı ekmek parçasını alıp usulca martılara doğru fırlattım. Daha suya düşmeden hava da kaptı biri. “Yaşasın, ne kadar da hızlı, vay beeee!” diye bağırdım. O an çocuk da bağırdı. Ben, çocuğun sesini duydum. Benim sesimi bastırdığına o kadar sevindim ki. Bunu kendime bile tarih edemem. Önce “Beni duyan var mı? diye baktım. Bana doğru bakan hiç kimse yoktu. Kadın da çocukla ilgileniyordu. Ya az önceki çığlığım neredeydi. Ya da … 
Elimdeki ekmeği en küçük parçalara ayırarak martılara atıyor ve martıların uçuşunun hiç bitmemesini istiyordum. Bir iki derken o da her şey gibi bitti. Ben kadına dönüp şöyle dedim:
Çok teşekkür ederim. Hayatım da ilk defa martı besledim.
 Gerçi bugüne kadar hiç evcil hayvanın da olmamıştı. 
Oradan ayrıldım. Biraz yürüdüm. Durdum. Etrafıma bakındım. Bir yanda dünden bugüne uzanan kalan kale, bir yanda ağaçlar, bir yanda dalgalarının sınırlarını belirledikleri taşlara vuran deniz... 
Kafamın içinde yüksek diye düşündüğüm ama kimsenin duymadığı sesler, geviş getiriyordu. Dünün mezar kayaları, bugünün kentinde yeşil ve denizle el ele martılara ve güzel insanlara bakıyordu.  Ben ise biraz ilerideki çay ocağından söylediğim üç şekerli demli çayın buharına yalnızlığımı bırakıyordum.
Ve deftere 
“Ses,
Zaman karışır.
Zaman,
Üç şekerli demli çayda erir.”  diye yazıyordum.  
Aydın Adnan Gümüş