Şimdi gelelim asıl anlatmak istediğim konuya.
Diyeceksiniz ki; ‘Yahu sen ne anlarsın sigortadan, sigortacılıktan?’
Hemen anlatayım.
Hayat sigorta çalışmaları 1980 yılların başlarında başladığında, merak ettim ve gazetecilikle birlikte hayat sigortacılığına başladım.
Belki başka sigortalar daha önceden de başlamış olabilir ancak ben, 1984 yılında Anadolu Sigorta’nın hayat sigorta satış çalışmalarında yer aldım.
Bir süre sonra Sinpaş Sigorta’da Tekin Birsen ile çalışmaya başladım.
Tekin abinin bana ilk söyledikleri, aslında hayat dersim oldu.
“Sigortacılık çok güzel bir meslektir. Ancak burada önünde iki yol var. Tercih senin. Biri çok kısa zamanda olmadık paralar kazanabilirsin. Ancak adın bu sektörde ‘sahtekâr’ olarak kalır. Dürüst çalışırsan, ömür boyu çok kaliteli bir hayat verir. Tercih senin” demişti.
Sigortacılığı ondan öğrendim.
Sadece sigortacılık değil. İstanbul’a yeni gelmiş, 19-20 yaşlarında bir genç için çizeceği hayat yolunun da belki de en önemli nasihati olmuştu.
Neyse uzun süre birlikte çalıştıktan sonra, Halk Sigorta’dan kendi acentemi kurdum.
1989 yılında Halk Yaşam Sigorta satışında, İstanbul birincisi olup Sayın Erhan Dumanlı’dan plâketimi almıştım.
Ve değerli müdürümüz Abdullah Karacık Halk Yaşam’da yeni bir ufuk açtı.
Onun yaptığı uygulamar bir yana, yaklaşımıyla da çok güzel gelişmeler yaşandı.
Rakiplerimizle artık çok daha kolay rekabet edebiliyorduk.
Sonrasında Halk Sİgorta’nın çok büyük bir acentesinde genel koordinatör olarak çalışmaya başladım.
Bu dönemde hem piyasadaki sigorta uygulamalarına halkın bakışını, hem de şirketlerin çalışmalarını öğrendim.
İlk kitabımdır ‘İşte Sigortacılığımız’
Sigortacılar pek sevemedi bu kitabı. Çünkü yapılması gerekenleri anlatmıştım.
Sonrasında sektörde ilk defa kuşe kağıda basılı, renkli ‘Sektör’ dergisini çıkarmaya başladık.
Dergi tam sektörde kabul görmüşken, Çiller ekonomik krizi yüzünden devam edemedik.
Yani bunları anlatmamın nedeni, yazıyı okuyacak sigortacı arkadaşların ‘bu da kim yaaa...’ demelerine ön yanıt olsun diyedir.

Sigortacılığa başladığım günden, İstanbul’da radyo kurup mesleği bırakıncaya kadar gördüklerim ile bugün gördüklerim arasında bir tek fark var.
Teknolojik olarak çok gelişmiş sektör.
Onun dışında hiçbir davranışları değişmemiş.
Yabancı sigorta şirketleri de ilk geldiklerinde çok güzel çalışmaları hayata geçirmiş ancak sonrasında onlar da bizimkilere benzemiş.
Örneğin arayın bir sigorta şirketini, bakın bakalım santraali aşabiliyor musunuz?
Defalarca aramanıza rağmen sorununuzu çözecek bir yetkiliye ulaşabiliyor musunuz?
40-50 yıl önce de böyleydi, şimdi de aynı.
Santrali aşamazsınız.
Düşünsenize halka dönük bir sektörsünüz. Tüm çalışmalarınız hizmet üzerine ancak hizmet almak isteyenler size ulaşamıyor.
Örneğin; sektör hangi alanda farklı bir gelişme yaşadı? Toplumsal kabulü sağlayabildi?
Toplumda sigorta bilinci oluşturabildi.
Türkiye gibi bir ülkede, özel emeklilik sigortasının zirve yapması, sağlık, ferdi kaza gibi sigortaların en yaygın sigorta olması gerekmez miydi?
Şimdi devlet desteğiyle ‘BES yapıyoruz’ diyorlar.
Hayat sigortacılığı için Türkiye en ideal ülke olsa da sektör bu fırsatı ıskalamış olması nasıl kabul edilir ki?
Sektör internet üzerinden daha ucuz poliçe kesmeyi gelişme mi sanıyor yoksa?
Bugüne sektör toplumu biliniçlendirmek için ne yapmış?
Ha... diyecekler ki ‘Sigortacılık yüksek okulunu açtık, acentelik kurallarını daha sıkı hale getirdik, mesleğin kalitesini arttırdık. İnternetten sigorta yaptırıyoruz’
Peki bütün bunların topluma yansıması ne kadar?
Vatandaş neden trafik sigortası, hadi kaskoyu da sayalım, bunların dışında sigortayı düşünmüyor?
Deprem ülkesiyiz, her yıl seller olur ya...
Örneğin konut sigortası var? DASK bile yeterince kabul görmemiş ülkemizde.
Sigortacılara bakılırsa bunun sorumlusu ‘bilinçsiz vatandaş’
Peki sizler vatandaşı bilinçlendirmek için ne yaptınız?
Devasa bir sektör, kendi ördükleri duvarların arkasında, seçkin bir yaşam sürerken, duvarların arkasından ışıkları yansıtarak, ‘Bizler sizin güvenceniniz’ diyorlar.
Bunu yaparak da sektörün toplumsal kabulünü bekliyorlar.
Sektörün en önemli handikaplarından biri; sigortacılık algısını yerleştireceklerine, doğrudan satış üzerine odaklanmalarıdır.
Hayatında avaokado yemeyen birine, avokado satmak gibi bir durum.
Önce yesin, tadına baksın, ne olduğunu anlasın ki sen satmaya uğraşmadan o gelip alsın.
Ama sektörün duayenleri öyle düşünmüyor.
‘Al bu poliçeyi, git sat’ diyorlar.
Durum böyle olunca da sonuç ortada.
Bu yazıyı yazma nedenim; son aylarda sigorta şirketleriyle bazı çalışmalar üzerinde görüşmeler yapmak istememden dolayı oldu.
Değiştiğini ve eskisi gibi olmadığını sanıyordum sektörün.
Sanırım sektörün bu tutumu, genlerinde olan ve nesilden nesile aktarılan bir durum.
Bundan 40 yıl önce nasılsa şirketlerin durumu yine aynı.
Ulaşamıyorsunuz.
Sektörde çalışanlarla sohbetler ediyoruz, bizler ne yaşamışsak onlar da 40 yıl sonra aynısını yaşıyorlar.
Kısacası sektörde teknoloji süper ancak anlayış hâlâ kör topal.
Ha... ne yapmak mı gerekir?
İşte bunu görüşecek, konuşacak, anlatacak birine şimdilik ulaşamadım.
Belki sektörde öyle bir babayiğit çıkar da, bu kez ‘Sektörü tanıtan tv programı yapıyor’ diye mahkemeye vermez, neler yapılması gerektiğini konuşuruz.
Sektörde gerçekten ciddi, toplumu bilinçlendirecek bir çalışma yapmazlarsa ne olur?
Hiç bir şey olmaz.
Sigortacılar kendi duvarları arkasındaki kalelerinde yaşamaya, sahada çalışanlar da canhıraş uğraşlarla, ‘üç kuruş prim kazanalım’ diye sigortacılık yapmaya devam ederler.
Duvarların arkasındaki saltanaçılar da akşam muhabbetlerinde her zaman olduğu gibi ‘Cahil bu halk ya. Ne anlatacaksın?’ diyerek günün en değerli sözünü edip, huzurla uyumaya gider.
Sektörün düşünmesi gereken ise: ‘Bu zihniyet değişsin mi yoksa aynen devam edelim de rahatımız bozulmasın mı?’
Bence değişim istemeyenler daha üst düzeyde ve daha güçlü.
Bugün değişim isteyenler de o makamlara geldiklerinde yine aynı geleneği sürdürecekler.
Kısacası değişen bir şey olmayacak.
Tıpkı 30 yıl önce kitabımda yazdığım gibi devam edecek...
Next





