Bazen karanlık, yolun kendisidir.
Bazı geceler vardır; karanlık sadece yokluk değildir.
Bazen karanlık, yolun kendisidir.
İsra, işte böyle bir gecede başlar.
Karanlığı delerek yürüyen bir bilinçle…
Mekke’den Kudüs’e uzanan o yol, sadece bir mesafe değil;
insanlığın yükünü omuzlayan bir yürüyüştür.
Korkunun, yalnızlığın, inkârın ve acının içinden geçerek ilerlemektir.
İsra, yürümeyi öğretir.
Kaçmadan, saklanmadan, karanlığın içinden geçerek…
Çünkü karanlık aşılmadan aydınlık anlam kazanmaz.
Kudüs bu yüzden bir duraktır.
Taşın, duanın, gözyaşının iç içe geçtiği bir eşik…
İnsanlığın hafızasıdır Kudüs;
peygamberlerin sesi hâlâ taşlarında yankılanır.
İsra, insanın kalbini bu hafızaya dokundurur.
Ve sonra Miraç başlar.
Miraç, yürüyüşten sonra gelen yükseliştir.
Ama göğe kaçış değildir;
ışığa çağrıdır.
Miraç’ta insan, karanlıktan arınmış bir kalple semaya yönelir.
Gürültü susar, ağırlıklar dökülür.
Çünkü yükselmek, hafiflemeyi gerektirir.
Kibrin, zulmün, hoyratlığın yüküyle göğe çıkılmaz.
Bu yüzden Miraç, insana şunu fısıldar:
“Aydınlığa ulaşmak istiyorsan,
önce içindeki karanlıkla yüzleş.”
Namazın Miraç oluşu da bundandır.
İnsan her secdede karanlığını yere bırakır,
her kıyamda yeniden doğrulur.
Yerden göğe değil;
dağınıklıktan bütünlüğe yükselir.
Bugün insanlık karanlıkları delmeden aydınlığa çıkmak istiyor.
Yürümeyi yorucu, yükselmeyi kolay sanıyor.
Oysa İsra’sız Miraç olmaz.
Yürünmeyen yolun yükselişi olmaz.
Bu yıl 15 Ocak Perşembeyi Cumaya bağlayan geceye denk gelen İsra ve Miraç bize şunu öğretir:
Aydınlık, karanlığın ötesinde değil;
karanlığın içinden geçilerek bulunur.
Ve gerçek Miraç,
insanın yeryüzüne döndüğünde
daha adil, daha merhametli,
daha bilinci uyanık biri olabilmesidir.