CHP ve "butlan" tartışmaları. Kafamızı nereye çevirsek bir "kayıkçı kavgası"nın yankıları çarpıyor yüzümüze. Sağımız da solumuz da aynı tozlu meydanın mağdurlarıyla dolu; bizler ise bu kurgusal cepheleşmede birer figüran olmanın ötesine geçemeyip, birbirimize yabancılaşan, kutuplaşan bir güruha dönüşüyoruz.

Siyasetin o kadim "cambaza bak" numarası, her zamanki ustalığıyla yine sahnede. Bir taraf Kemal Kılıçdaroğlu’nu vatan hainliğiyle yaftalarken, diğer taraf Özgür Özel’i bir kurtarıcı edasıyla göklere çıkarıyor. Biz bu yapay fırtınada birbirimize düşerken, asıl mühim olanın üzeri örtülüyor; atı alan Üsküdar’ı çoktan geçiyor, hatta Edirne sınır kapısından ufuk çizgisini aşıp gidiyor.

Oysa gerçek gündem, televizyon ekranlarının ışıklı stüdyolarında değil; toprağın derinliklerinde, ormanların uğultusunda, derenin hırçın akışında gizli. Asıl gündem; Bergama’dan başlayıp Fırtına Vadisi’nin serinliğine uzanan, Cerattepe’nin yüce yamaçlarından Sinop Gerze’nin kömür karasına karşı yükselen isyanıdır. Gezi’nin o coşkulu ruhundan Akbelen’in, İkizköy’ün ve Deştin’in kadim zeytinliklerine kadar uzanan bu hareket, bir direnişten çok daha fazlasıdır; bu, özü itibarıyla bir "yaşam kavgası"dır.

Bu kavga, insanın yeryüzündeki varoluşuna sahip çıkma iradesidir. Şimdi, tarihin tozlu sayfalarında kalmış gibi görünen o destansı Bergama Direnişi’ni yeniden hatırlama vaktidir. Toprağına, havasına, suyuna, zeytinine ve kültürüne göbekten bağlı olan o kadim köylülerin yaktığı ateş cayır cayır yanmaya devam ediyor. O günden bugüne, bu topraklarda filizlenen her direniş bir öncekinin mirasıdır.

Unutmayalım; bizler bölünmüşlükle değil, ancak doğanın, yaşamın ve hakikatin nurunun etrafında kenetlenerek bu sis perdesini dağıtabiliriz. Gözümüzü o kayıkçı kavgasından çekip, asıl yaşamsal meselemize, yani toprağımızın bize emanet ettiği o eşsiz hafızaya çevirmenin zamanı gelmedi mi?

İşte 32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi başlıyor.

Cevre Eylemleri (1) 1024X576

Herodot’un memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti, kedilerin ve köpeklerin bile arkadaş olduğu, dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan Merhaba!

BERGAMA BİR UYARIYDI…

Bundan yaklaşık 35 yıl önce, 1989’da başlayan bir süreç, bugün Türkiye’nin çevre mücadelesi tarihinin en görkemli ve en öğretici sayfalarından birine dönüştü. Bergama’da 17 köyü kapsayan o ruhsatla başlayan şey, sadece altın çıkarma girişimi değildi; aynı zamanda bu toprakların "yaşam" ile "kâr" arasındaki kadim çatışmasının ilk büyük meydan okumasıydı.

O günleri hatırlayanlar, köylülerin elinde tabutlarla yürüyüşünü, yarı çıplak eylemlerini, sembolik olarak katrana ve kuş tüyüne buladıkları şirket yöneticilerini ve o unutulmaz "Hopdediks" kılığındaki protestoları hatırlar. Bugün sivil itaatsizlik literatüründe ders olarak okutulabilecek bu eylemler, o dönemde bir avuç köylünün, avukatların, bilim insanlarının ve sanatçıların yarattığı, Türkiye’yi sarsan bir vicdan çığlığıydı.

Cevre Eylemleri (7) 1024X576

Hukukun Sessizliği ve "Ülke Menfaati" Kalkanı

Bergama direnişini sadece çevreci bir hassasiyetle açıklamak, o mücadelenin derinliğini eksik bırakmak olur. Dönemin Belediye Başkanı Sefa Taşkın’ın ifadesiyle; bu bir çevre mücadelesi değil, doğrudan bir "yaşam kavgası" idi.

Hukuk, aslında bu kavgada tarafını çok net belirlemişti. Danıştay, 1997’de "sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı" gereği madenin kamu yararına aykırı olduğuna hükmetti. Ancak şirket bu kararı uygulamadı; devlet ise "ekonomik menfaatleri" gerekçe göstererek, hukuku 24 saatliğine askıya alıp bir gün sonra madeni yeniden çalıştırdı. İşte o an, devletin hukuka değil, sermayenin önündeki engelleri kaldırmaya öncelik verdiği anın fotoğrafıydı.

Ayrışan Köyler ve "Dış Mihrak" Yalanı

Her uzun soluklu mücadele gibi Bergama da yaralar aldı. Yıllar süren yargı süreçleri ve yıpratma politikaları, bir zamanlar aynı tarlayı süren, aynı kahvede oturan komşuları ikiye böldü. Şirketin sunduğu sınırlı ekonomik imkanlar, tarımdan kopan bir kitle için "tek geçim kaynağı" haline gelirken; direnenlerle uzlaşanlar arasındaki uçurum, bir toplumsal dokunun nasıl ilmek ilmek çözüldüğünün acı bir kanıtıydı.

Buna bir de "Alman vakıfları", "dış mihraklar" söylemiyle örülü karalama kampanyaları eklendi. Dönemin medyası ve siyasi iklimi, direnenleri "vatan haini" ya da "kandırılmış köylü" olarak yaftalamayı seçti. Bugün pek çok çevre mücadelesinde tekrar tekrar sahnelenen o tanıdık senaryo; Bergama’da avukatların hedef gösterilmesinden, köylülerin yalnızlaştırılmasına kadar tüm aşamalarıyla sahneye konmuştu.

Cevre Eylemleri (6) 1024X576

Bugün Bergama’ya, İliç’e, Kaz Dağları’na veya Akbelen’e baktığımızda, değişen tek şeyin maden şirketlerinin isimleri olduğunu görüyoruz. 90’larda Bergama’da atılan o çığlık, aslında bugün yaşadığımız ekolojik yıkımın habercisiydi.

Bergamalılar, mücadeleleri sonuçlanmasa bile, gelecek kuşaklara onurlu bir miras bıraktılar. Onlar, "toprak satılmaz, su zehirlenmez" demenin sadece bir slogan değil, bir varoluş mücadelesi olduğunu öğrettiler. Bugün Bergama’nın dününe bakarken, o gün söylenmeyen sözlerin, o gün engellenmeyen talanın bugün bizi nasıl bir noktaya getirdiğini daha net görüyoruz.

Mesele, sadece altın değil; mesele yaşamın kendisi. Ve Bergama, yaşamdan yana olanların her zaman hatırlayacağı, bitmemiş bir direnişin adıdır.

Xxxxxxxxx

KARADENİZ’İN HIRÇIN SULARINDA BİR VİCDAN SINAVI

2000’li yılların şafağı, Karadeniz için bir "enerji" vaadinden ziyade, doğanın bağrına saplanacak hançerlerinin habercisi oldu. "Enerji politikaları" maskesi ardında, bölgenin yüzlerce deresi beton bentlerin arasına hapsedilmek istendi. Fırtına Vadisi’nden İkizdere’ye, Loç Vadisi’nin derinliklerinden sarp yamaçlara kadar her bir karış toprakta, yaşamın savunucuları ayağa kalktı.

Mücadele, medeni dünyanın diliyle, yani hukukla yürütülüyordu. Mahkemelerin kapıları aşındırıldı; ÇED raporlarının usulsüzlüğü bir bir deşifre edildi, bilirkişi heyetleri dere ekosistemlerinin çığlığını raporlarına taşıdı. Danıştay ve idare mahkemeleri, vicdanın ve bilimin ışığında yürütmeyi durdurma kararları verdi. Evet, bazı projeler bu hukuk mücadelesiyle durduruldu; ancak birçoğu, yaşamı metaya dönüştüren o makinenin çarkları arasında ezilip geçti. Karadeniz direnişleri, yerel bir haykırış olmaktan çıkıp ulusal ölçekte yankılanan bir çevre bilincine dönüştü. Lakin o süreçte, milletin iradesine ve onuruna savrulan o meşhur, o utanç verici küfür hâlâ bir kangren gibi zihinlerimizde duruyor. O gün o ağır hakareti yutkunup sessizliğe bürünenlerin dilinde, bugün koca bir "lâl" hüküm sürüyor.

Cevre Eylemleri (11) 1024X569

Derelerine, suyuna, yani aslında kendi varoluşuna sahip çıkmaya çalışan köylülerin karşısına, devletin kolluk kuvvetleri dikildi.

İnsan dönüp o üniformaların arkasına bakmadan edemiyor: O kolluk kuvvetlerinin arasında kaç Karadeniz uşağı vardı?

Karşı tarafta; elleri nasırlı, gözleri nemli; toprağını, suyunu korumaktan başka gayesi olmayan dedesi, nenesi, anası, babası ve bacıları duruyordu. Ve o üniformalı Karadeniz uşağının elinde jop; karşısında ise kendi canından, kendi kanından, kendi çocukluğunu geçirdiği o kadim topraklardan insanlar...

Cevre Eylemleri (12) 1024X569

O gün o derede sadece suyun önü kesilmedi; bir toplumsal vicdanın, bir neslin aidiyet bağları da o jop darbeleriyle yaralandı. Bugün hâlâ o günün sessizliğini, o günün jop seslerini ve o gün o küfrü yutanların utancını içimizde bir ur gibi taşıyoruz.

Xxxxxxxxx

GERZE’NİN ZAFERİ: BİR UMUDUN TARİHE YAZILIŞI

2008 ile 2015 yılları arasında, sadece Sinop’un değil, tüm Türkiye’nin vicdanı; "en medeni şehir" olarak anılan Gerze’nin kıyılarında sınandı. Kömürlü termik santral projesinin kara gölgesi Gerze’nin üzerine düştüğünde, halk sadece bir endüstri tesisine değil, toprağının nefes alışına kasteden o hoyrat anlayışa karşı ayağa kalktı.

Bu, basit bir itiraz değil, adeta bir dirilişti. Binlerce Gerzeli; genç, yaşlı, çocuk demeden meydanlara aktı. Tarlalarda, zeytinliklerde, rüzgârın uğuldayan yamaçlarında nöbetler tutuldu; gecenin ayazında doğanın huzuru için uykulardan vazgeçildi. Çevre örgütlerinin rehberliğinde hukuk koridorları bir kez daha arşınlandı, ÇED süreçlerinin o karanlık labirentleri defalarca mahkemelerin önüne taşındı. Yargı, halkın haklı çığlığına kulak verdi; hukukun ve adaletin terazisi, doğadan yana olan o tarihsel kararlarla ağır bastı.

Ve nihayetinde zafer, azmin ve kararlılığın oldu: Şirket, o sarsılmaz iradenin karşısında havlu atarak projeden geri çekilmek zorunda kaldı.

Gerze direnişi, Türkiye’nin çevre mücadelesi tarihine "imkansızın başarıldığı" bir dönüm noktası olarak altın harflerle kazındı. Bu, halkın doğrudan katılımının, birbirine kenetlenmiş bir toplumun, tepeden inme kararları nasıl bertaraf edebileceğinin en somut, en görkemli kanıtıydı. Gerze, bizlere o karanlık dönemlerde bile, haklı olmanın verdiği güçle nelerin aşılabileceğini; atı alanın Üsküdar’ı geçemediği tek yerin, halkın kendi kaderine sahip çıktığı o kutlu meydanlar olduğunu hatırlatan sönmez bir umut ışığıdır.

Xxxxxxxxx

"DEVLET BENİM!" DİYEN HAVVA ANA’NIN ÇIĞLIĞI

Yıl 2012, yer Artvin’in kalbi Cerattepe... Burası, yeryüzünün kendine ayırdığı, biyolojik çeşitliliğin en nadide nakışlarıyla işlendiği bir vaha. Ancak o vahanın üzerine, "kalkınma" maskesi takmış o doymak bilmez maden hırsı çöktüğünde, Artvin halkı tarihin en görkemli direnişlerinden birine imza attı. Şehir, kent tarihinin en büyük protestolarıyla sarsıldı; binlerce insan, günlerce yolları bir kale gibi savunarak nöbet tuttu. O gün Artvin’in dağlarına, taşlarına sinen "Artvin geçilmez!" haykırışı, dalga dalga tüm ülkenin vicdanına ulaştı.

Cevre Eylemleri (8) 1024X569

Hukuk yolları yine aşındırıldı; bilirkişi raporları doğanın kan ağlayan halini tescil etti, ÇED süreçlerinin hukuksuzluğu mahkeme tutanaklarına geçti. Ancak Cerattepe, hukukun soğuk sayfalarından ziyade, insanların kanı ve teriyle yazılan bir destana dönüştü. O destanın en başköşesinde ise Havva Ana vardı. Gözlerindeki kararlılıkla, karşısına dikilen devasa makinelere ve o makineleri koruyan güce karşı "Devlet benim!" diye haykırırken, aslında şunu söylüyordu: "Devlet, toprağını koruyandır; devlet, yaşamı savunandır."

Ne yazık ki, her şeye rağmen Cerattepe bir yaranın kanamaya devam ettiği yerdir. Maden faaliyetleri, hukuki mücadelelerin arasında kendine gedikler açarak ilerledi; dağlar yerinden oynatıldı, kadim ormanlar hırpalandı. Cerattepe artık sadece kazanılmış ya da kaybedilmiş bir dava dosyası değil; bizden koparılmaya çalışılan bir yaşamın, yavaş yavaş eksilen nefesimizin sembolüdür. Cerattepe yok olurken, aslında bizim de bir yanımız o toprağın altındaki maden tozlarıyla birlikte savruluyor. Ve bizler, tüm o görkemli sloganların gölgesinde, doğanın sessizce can çekişmesine tanıklık etmenin o ağır hüznünü taşıyoruz.

Xxxxxxxxx

GEZİ: SADECE BİR DİRENİŞ DEĞİL, BİR TOPLUMSAL UYANIŞTI

Gelelim 2013’ün o kavurucu Haziran’ına... Kimilerine göre sadece "birkaç ağaç" meselesi, kimilerine göre ise bu toprakların gördüğü en büyük, en samimi halk uyanışı. Taksim’in kalbinde, betonun soğuk nefesine karşı toprağın ve tarihin sesini yükselten o eylemler, bir kıvılcım gibi düştüğü yerden tüm ülkeyi bir yangın gibi sardı.

O gün Taksim Yayalaştırma Projesi’nin hukuksuzluğu karşısında adalet arayışı başladı. Mahkemeler, her ne kadar projenin usulsüzlüğünü tescil eden iptal kararları verse de fiziksel olarak yerinde kalan Gezi Parkı’nın ruhu, yıllardır bitmeyen bir tartışmanın ve hesaplaşmanın hedefi oldu. Gezi; çevre hakkı ile kent hakkının, yaşamın savunulması noktasında düğümlendiği, tarihe bir vicdan vesikası olarak kazınan en somut örnektir.

Cevre Eylemleri (3) 1024X569

Ancak bu hesaplaşma bugün hâlâ bir "hükümsüzlük" (butlan) arayışıyla devam ediyor. O günlerin omuz omuza duruşu, bugün adaletin koridorlarında soğuk duvarlara çarpıyor. Gezi’nin sembol isimlerinden, halkın iradesiyle seçilmiş bir milletvekili olan Avukat Can Atalay, hâlâ parmaklıkların ardında; o gün meydanlarda omuz omuza veren nice insanlarla birlikte bu hukuksuzluğun ağırlığını omuzlarında taşıyor.

Gezi, artık sadece bir direnişin adı değil; bu ülkede adaletin, özgürlüğün ve yaşam hakkının nasıl bir bedelle savunulduğunun en acı hatırasıdır. Bizler "ne oldu da buraya geldik?" diye birbirimize sorarken, Gezi’nin o ruhu; toprağına, parkına, şehrine ve en önemlisi kendi özgürlüğüne sahip çıkmanın suç sayıldığı o karanlık labirentlerde, hakikatin gün yüzüne çıkacağı günü bekliyor.

xxxxxxxxx

KAZDAĞLARI: MİTOLOJİNİN VE YAŞAMIN KÜL EDİLDİĞİ YER

Ve elbette, Edremit’ten, körfezin mavisine uzanan o kadim masal; Kazdağları... Mitolojinin, binlerce yıllık zeytin ağaçlarının, bereketli toprağın ve eşsiz bir biyolojik çeşitliliğin yurdu olan o "bin pınarlı" dağlar, bugün maden hırsının açtığı derin yaralarla can çekişiyor.

Altın arama projeleri adı altında, o kadim ekosistem geri dönüşü olmayan bir yıkıma terk edildi. Kirazlı’da ağaçların gövdesi, toprağın o bereketli rengi, suyun berraklığı; bir avuç altın uğruna feda edildi. Halk yine oradaydı; yine nöbet çadırları kuruldu, yine "Kazdağları hepimizin" haykırışı göğe yükseldi. Ancak bu kez kıyım, çok daha hoyrat, çok daha hızlı ve geri dönülemez bir yıkımla gerçekleşti.

Cevre Eylemleri (13) 1024X569

Kazdağları, doğanın bize sunduğu o muazzam hafızanın nasıl bir "butlan" (hükümsüzlük) anlayışıyla silindiğinin en somut kanıtıdır. Burada kaybedilen sadece ağaçlar değil; bizim ortak geleceğimiz, köklerimiz ve toprağın bize sunduğu o kadim şifa idi. Bugün o yamaçlarda esen rüzgâr, kesilen her bir ağacın yasını tutarken; bizler hâlâ siyasi arenadaki o "kayıkçı kavgasına" dalmış, kendi elimizle yok ettiğimiz yurdumuzun küllerine bakıyoruz. Kazdağları, doğayı metalaştıran o sistemin, insanın ruhunda ve coğrafyasında bıraktığı o silinmez yıkımın en acı fotoğrafıdır.

Küçük bir öyküyle soluklanalım mı?

“Ali Çınar, Kaz Dağları'nın eteklerinde kurulan altın madeni sahasının başmühendisiydi. Haritalara bakıyor, sondaj noktalarını belirliyor, her gün biraz daha büyüyen şantiye alanını yönetiyordu. Onun için dağ; cevher rezerviydi. Orman ise üretimin önünde duran bir engelden ibaretti.

Yıllar boyunca yüzlerce ağacın kesilişini izledi. Açılan yolları, parçalanan yamaçları, değişen dere yataklarını gördü. Ama hiçbir zaman dönüp arkasına bakmadı.

Ta ki bir gün, on yaşındaki kızı Ayşen'in bitmek bilmeyen öksürükleri başlayana kadar...

Hastane koridorlarında geçen uzun günlerin sonunda aldığı haber hayatını altüst etti. Ayşen ağır bir hastalıkla mücadele ediyordu ve önlerinde zorlu bir tedavi süreci vardı.

Ali Çınar ilk kez o gün çaresizliği tattı.

Paranın, makamın, başarı hikâyelerinin hiçbir anlam taşımadığı günler başladı. Tek isteği kızının yeniden gülümsemesiydi.

Tedavi süreci devam ederken yolu sık sık dağ köylerine düştü. Bir zamanlar yalnızca imza attığı haritalarda gördüğü insanların hikâyelerini dinlemeye başladı. Köylüler ona Kaz Dağları'nın endemik bitkilerinden, tertemiz havasından, yüzyıllardır anlatılan Sarıkız efsanesinden söz ettiler.

Ali Çınar, kızının tıbbi tedavisinin yanında doğanın sunduğu huzura da sarıldı. Ayşen'i sık sık dağlara götürdü. Çamların arasında yürüdüler. Rüzgârın sesini dinlediler. Toprağın kokusunu içlerine çektiler.

Ve zaman içinde Ali Çınar bir gerçeği fark etti.

İnsan bazen en büyük zenginliğin altının altında değil, toprağın üstünde olduğunu görmek için büyük bir kaybın eşiğine gelmek zorunda kalıyordu.

Ayşen'in yaşam mücadelesi sürerken, Ali Çınar de kendi vicdanıyla hesaplaşmaya başladı.

Bir zamanlar kesilmesini onayladığı her ağacı hatırladı.

Parçalanan her yamacı...

Sessizleşen her kuş sesini...

Ve o gün anladı ki, Kaz Dağları ona kızının gözlerinde yeniden filizlenen umudu vermişti…”

Michaela Astro; “Küllerinden doğan bir yıldız Serdar Ortaç”
Michaela Astro; “Küllerinden doğan bir yıldız Serdar Ortaç”
İçeriği Görüntüle

xxxxxxxxx

AKBELEN VE İKİZKÖY: ZEYTİNİN VE ORMANIN SON KALESİ

Muğla’nın bereketli topraklarında, Milas’ın eteklerinde yükselen bu çığlık; sadece bir ağaç kesimi değil, bir yaşam tarzının infazıydı. Akbelen Ormanı ve İkizköy, kömür madenlerinin o doymak bilmez iştahına karşı direnen, zeytin ağacının kutsallığını betonun ve kömürün karasına karşı savunan bir kale gibi yükseldi.

Oraya gidenler bilir; Akbelen’de sadece ağaçlar devrilmedi, toprağın altında yüzyıllardır süren o kadim sessizlik ve huzur da sarsıldı. İkizköylülerin, hukuk ve vicdan adına kurdukları o nöbet çadırları, bir direnişin en samimi, en yorgun ama en onurlu tanığıydı. Mahkeme kapılarında aranan adalet, tarlalarda atılan her adımda, sarılınan her gövdede bir kez daha ete kemiğe büründü.

Cevre Eylemleri (10) 1024X569

O zeytin ağaçlarına kıyılırken, aslında bu coğrafyanın bin yıllık rızkı ve geleceği de kesilip atılıyordu.

Akbelen direnişi; doğanın, kendisine yapılan bu hoyratlığı asla unutmayacağının bir kanıtıdır. Bugün o çıplak yamaçlarda esen rüzgâr, kesilen o kadim ağaçların sessiz ağıdını taşıyor. Bizler, "butlan" tartışmalarının yapay sisinde birbirimizi suçlamaya devam ederken, Akbelen’de toprak kaybedilmek üzere, zeytin susuyor ve bizim ortak vicdanımızda, bir daha onarılması güç derin bir gedik açılıyor.

Bu, sadece bir yerin yok oluşu değil; bizim doğayla olan o kutsal ahdimizin de son buluşudur...

TOPRAĞIN DİRENİŞİ: DEŞTİN’DE YANKILANAN ÇIĞLIK

Zeytin kokusunun yerini betonun soğuk nefesine bırakmasına izin vermeyen Deştinhalkı, yirmi yıldır bir "sisifos" misali, kazandığı her zaferin ardından yeniden başlayan bir hukuk ve vicdan sınavı veriyor. Geçtiğimiz hafta mahkemenin bilirkişi keşfi için bölgeye gelişi, bir kez daha yaşamın savunucularını o topraklarda bir araya getirdi.

"Deştin Çayı özgür akacak" nidalarıyla yankılanan vadide, Deştin Çevre Platformu Sözcüsü Haluk Özsoy’un sözleri, bir halkın tükenmek bilmeyen kararlılığını fısıldıyordu:

"Yirmi yıldır bu topraklarda bir mücadele veriyoruz. İki kez kazandığımız zaferin ardından, hukuksuz genelgelerle önümüze tekrar getirilen bu tiyatroya boyun eğmeyeceğiz. Bu, bizim için sadece bir çevre meselesi değil; bir kişinin doymak bilmeyen hırsına karşı, binlerce insanın zeytiniyle, meyvesiyle memleketini besleme onurudur."

Keşif alanındaki gerilim, sadece doğa ile sanayi arasında değil, aynı zamanda etik değerler ile kaba kuvvet arasında da yaşandı. Fabrika sahibi Cemal Karakurt ile Yatağan Belediye Başkanı Mesut Günay arasındaki sözlü dalaş, meselenin perde arkasındaki o keskin ayrımı gözler önüne serdi.

Karakurt’un, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’tan bir "muhatap" veya "eşit" gibi değil de, sanki bir hesaplaşmanın tarafıymışçasına ismen bahsetmesi, Başkan Günay’ın haklı tepkisiyle karşılaştı. Bu tutum, bir kentin iradesine duyulan saygısızlığın sadece kısa bir özetiydi.

Deştin halkı, tüm zorluklara ve bitmek bilmeyen "yenilen pehlivan" misali süreçlere rağmen, toprağına duyduğu sadakatten vazgeçmiyor. Onlar için bu, ne bir fabrika ne de bir idari süreç; bu, köklerini toprağa, dallarını gökyüzüne bağladıkları bir varoluş kavgasıdır.

Hukuki süreçlerin yavaşlığına ve sanayi devlerinin ısrarına inat; Deştin, kendi onurunu ve geleceğini, betonun altında kalmayacak kadar yüksek bir sesle savunmaya devam ediyor.

Bir Yaşam KavgasınınRotasını İzlediniz…

Türkiye'nin çevre mücadeleleri tarihine baktığımızda, aslında birbirinden kopuk hikâyeler görmüyoruz. Bergama'da siyanüre karşı ayağa kalkan köylü ile Karadeniz'de deresini savunan insanın, Cerattepe'de dağını koruyan Artvinlinin, Gezi Parkı'nda ağacına sahip çıkan gencin, Kaz Dağları'nda yaşam nöbeti tutan çevrecinin, Akbelen'de zeytinine ve ormanına sarılan Necla Işık'ın, kızı Esra Işık'ın ve Deştin'de toprağına sahip çıkan köylünün hikâyesi; aslında aynı büyük destanın farklı sayfalarından ibarettir.

Bu hikâyenin adı yaşamdır. Kimi zaman mahkeme salonlarında, kimi zaman köy meydanlarında, kimi zaman bir çadırın altında sabahlayan insanların umutlarında, kimi zaman da bir ağacın gölgesinde, bir derenin kıyısında, bir dağın yamacında yazıldı bu direniş.

Aradan geçen yıllar bize şunu öğretti: Çevre mücadelesi yalnızca "ağaç koruma" meselesi değildir. Bu, insanın yaşadığı yere, suyuna, toprağına ve geleceğine sahip çıkma onurudur. Bergama'da o gün yarı çıplak bedenleriyle dünyaya haykıran köylüler, çaresizliklerini değil, kararlılıklarını gösteriyorlardı. Onlar, toprağın yalnızca bir "maden sahası" olmadığını anlatmaya çalışıyorlardı. Bugün Kaz Dağları'nda, Akbelen'de ve Deştin'de omuz omuza veren yurttaşlar da aslında aynı soruyu soruyor: "Kalkınma kimin için ve ne pahasına?"

Cevre Eylemleri (2) 1024X569

172 YIL ÖNCESİNDEN GELEN BİR UYARI ve BİR DE VASİYET…

1854 yılında Kızılderili Şef Seattle’ın, topraklarını almak isteyen "beyaz adama" gönderdiği o tarihi yanıt, bugün bizim de gerçeğimizdir. Birleşmiş Milletler tarafından çevre üzerine yapılmış en içten anlatım olarak kabul edilen o mektupta Şef Seattle şöyle diyordu:

"Gökyüzünü, toprağın ısısını nasıl alıp satabilirsiniz? Bu fikir bize garip gelir. Eğer havanın tazeliğine ve suların parıltısına sahip değilsek, onları nasıl satın alabilirsiniz? Bu dünyanın her parçası, her parlayan çam iğnesi, karanlık ormanlardaki sis, vızıldayan böcek halkımın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden akan sular bizim geçmişimizi taşır…"

Cevre Eylemleri (5) 1024X569

Ez cümle; Ve o kadim uyarıyı bugün bir kez daha hatırlatıyoruz:

"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak."

Bizler, bu toprağın emanetçileri olarak, paranın ve hırsın değil, yaşamın tarafında durmaya devam edeceğiz.

Çünkü başka vatanımız, başka toprağımız yok.

Eyvallah!

Türkiye'de Çevre Direnişinin Rotası - Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 50.Bölüm

https://sokaktv.com/kose-yazilari/bergamadan-destine-turkiyede-cevre-mucadelesinin-rotasi

Cevre Eylemleri (1) 1024X576