Fethiye Kitap Müzesi’nde her ay düzenlenen ayın kitabında bugün Orhan Kemal'in kitabını konuştuk.
Orhan Kemal ve onun ölümsüz eseri Bereketli Topraklar Üzerinde romanı benim için bir ağıt gibiydi.Orhan Kemal Bütün kitaplarında bu duyguyu hissettiriyor bana.
Romanı okurken aldığım notlarımdan ve söyleşiye renk katan dostlarımızın yorumlarından geriye kalan duygularıma baktığımda, Anadolu’nun bitmek bilmeyen o derin yalnızlığını yeniden yüreğimde hissettim.
Roman, adının aksine toprağın bereketini değil; o muazzam zenginliğin tam ortasındaki büyük yokluğu, yoksulluğu ve sahipsizliği yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.
Bir okur olarak beni en çok sarsan da bu acı tezat oldu. Toprak alabildiğine zengin ve cömertken, o toprağı işleyen, alın teri döken insanımız aç, çıplak, eğitimsiz ve çaresiz.
Atatürk’ün köylüyü "milletin efendisi" yapan ileri görüşlü vizyonunun ardından ne yazık ki köylere, Anadolu’nun kalbine bir çivi bile çakılmadığını, insanımızın kaderine terk edilmişliğini bu romanda da en net haliyle görüyoruz.
Tarihsel süreçte yaşanan bu kopuş ve yalnız bırakılmışlık, bugünkü toplumsal sorunlarımızın da temelini oluşturuyor. Büyük hayallerle, ceplerinde umutla yola çıkan üç köylü kahramanın hikayesi aslında bugünün dünyasını da özetliyor.
Saf bir umutla başlayan yolculuk, kapitalist düzenin o acımasız, dişli çarkları arasına sıkışıyor. Orhan Kemal burada sadece bir fakirlik hikayesi anlatmıyor. Aslında sistemin insanı nasıl vahşileştirdiğini gösteriyor. Öyle bir çaresizlik ve vahşet yaratılıyor ki, hayatta kalabilmek için insanlar en yakınından, can dostundan vazgeçmek zorunda kalıyor.
Toplumsal ahlakın nasıl çöktüğünü, ezilmişliğin insanı nasıl başkalaştırdığını, en çok da kadınlar üzerinden okurken insanın yüreği sızlıyor.
Onların tek arzusu, köylerine döndüklerinde "büyük şehir görmüş adam" havasıyla karşılanmak, biraz olsun itibar görmekti.
Oysa acımasız sistem onlara sadece sahipsizlikten kuruyan, hayalleri çalınmış boş hayatlar bıraktı.
Bu eser, sadece geçmişin değil, bugünün de aynası. Benim insanımın, Anadolu’nun sessiz ama derinden gelen ve hala duyulmayan çığlığıdır.
Okurlar olarak bize düşen, bu çığlığı duymak ve unutturmamaktır.
Next