İnsan gerçekten yalnızca gördüğü dünyada mı yaşıyor? Bir kapı düşünün…
Arkasında ne olduğunu bilmiyorsunuz. Sadece kapının varlığını biliyorsunuz. Önünde duruyor, fakat geçip geçemeyeceğinizi bilmiyorsunuz.
Kur’an, insanın varlık yolculuğunu anlatırken zaman zaman “kapı” metaforunu kullanır. A‘râf Suresi’nin 40. ayeti de bu açıdan son derece çarpıcıdır:
“Onlara göklerin kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler…” (A‘râf 7/40)
Bu ayet, yüzyıllar öncesinden bugünün insanına şu soruyu sorduruyor:
Göklerin kapıları nedir?
Ve daha önemlisi:
İnsan hangi kapılardan geçebilir, hangi kapıların önünde kalır?
GÖKLERİN KAPISI MI, İNSANIN SINIRI MI?
A‘râf 40'a baktığımızda ayetin merkezinde aslında yalnızca bir “kapı” değil, insanın iç dünyası vardır.
Ayette kibirlenen, ayetleri yalanlayan ve hakikate karşı direnen kimselerden söz edilir.
Demek ki kapının kapanması sadece dışarıdaki kozmik bir kapının kapanması değildir.
Bazen insanın önündeki en büyük kapı, kendi nefsidir.
İnsan evrenin milyarlarca ışık yılı uzağını görmek için teleskoplar geliştiriyor.
Atomun içine giriyor.
Kuantum dünyasını araştırıyor.
Kara deliklerin görüntüsünü elde ediyor.
Uzay-zamanın nasıl bükülebileceğini hesaplıyor.
Fakat bütün bunların arasında hâlâ çözülememiş en büyük gizemlerden biri duruyor:
İnsan kendisini ne kadar tanıyor?
Belki de Kur’an'ın kapı metaforu tam burada anlam kazanıyor.
Çünkü dışarıdaki evreni keşfetmek kadar, içimizdeki evreni keşfetmek de bir yolculuktur.
BOYUT DEĞİŞTİRMEK Mİ, BAKIŞ AÇISINI DEĞİŞTİRMEK Mİ?
İnsan “boyut” kelimesini duyduğunda hemen başka evrenleri düşünmeye başlıyor.
Oysa insan hayatında boyut değiştirmek bazen fiziksel değil, algısaldır.
Bir olay aynı olaydır.
Fakat ona bakan insan değişmiştir.
Boyut değiştirmek bazen mekân değiştirmek değil, idrak değiştirmektir.
Belki de gerçek kapı, dışarıda değil, zihnimizin içindedir.
A‘RÂF: İKİ SINIRIN ARASINDA
A‘râf Suresi'nin adı da ayrıca düşündürücüdür.
Kur'an'ın 46. ayetinde A‘râf üzerinde bulunan kişilerden söz edilir.
A‘râf kavramı, geleneksel yorumlarda farklı açıklamalarla ele alınmış; genel olarak iki taraf arasında bulunan bir konum fikriyle ilişkilendirilmiştir.
Bu durum modern insanın “sınır bölgeleri” merakını da çağrıştırıyor:
Madde ile enerji arasındaki sınır…
Uzay ile zaman arasındaki ilişki…
Gözlenebilir evren ile bilinmeyen arasındaki sınır…
Bilinç ile madde arasındaki tartışma…
Bilinen ile bilinmeyen arasındaki eşik…
Gerçekliğin tamamını gerçektenbiliyor muyuz?
İĞNE DELİĞİ VE DEVE: İMKÂNSIZLIĞIN DİLİ
Ayetin ikinci kısmı daha da çarpıcıdır:
“Deve iğne deliğinden geçmedikçe…”
Burada Kur'an son derece güçlü bir imge kullanır.
Deve büyük.
İğne deliği küçücük.
Aradaki ölçü farkı neredeyse imkânsızlığı ifade eder.
Bu anlatım, insanın kibir ve inkârla hakikate ulaşamayacağını anlatan güçlü bir sembolik dil taşır.
İnsan bazen kendisini evrenin merkezine koyar.
Oysa teleskop bize sonsuzluğu gösterirken mikroskop küçücük bir hücrenin içinde bile olağanüstü bir düzen olduğunu gösteriyor.
İnsan hem büyük hem küçüktür.
Evren karşısında küçüktür.
Fakat anlam arayışı bakımından büyüktür.
İşte insanın trajedisi de burada başlar:
Kendini evrenin sahibi zannettiği anda hakikatin yolcusu olduğunu unutur.
EN BÜYÜK KARA DELİK: KİBİR
Modern bilim kara delikleri araştırıyor.
Biz ise bazen insanın içindeki kara delikleri unutuyoruz.
Kibir…
Hırs…
Nefret…
Öfke…
Bencillik…
Bunlar insanın iç dünyasında ışığı yutan yapılara dönüşebilir.
Kara delikten ışığın kaçamadığını konuşuyoruz.
Fakat insanın kalbindeki kibirden bazen hakikatin ışığı bile geçemiyor.
Belki de A‘râf 40'ın bize bugün söyleyebileceği en güçlü mesajlardan biri budur:
Göklerin kapılarını aramadan önce gönlünün kapılarını aç.
Çünkü insan teleskopla milyarlarca ışık yılı uzağı görebilir; fakat kendi içindeki karanlığı göremeyebilir.
KAPILAR BİLİMİN SONUNDA DEĞİL, SORULARIN BAŞINDA AÇILIR
Bilim bize evrenin nasıl işlediğini anlamaya çalışır.
Din ise insanın bu evrendeki anlamını ve sorumluluğunu düşünmeye çağırır.
Bunları birbirinin yerine koymak yerine, kendi alanlarında anlamlı bir diyalog kurmak daha sağlıklıdır.
Kur'an'ı bir fizik kitabına dönüştürmek doğru değildir.
Fiziği de metafiziğin bütün sorularını cevaplayacak tek alan olarak görmek doğru değildir.
Çünkü insanın soruları yalnızca:
.
SON KAPI
A‘râf 40'ı bugün okuduğumuzda gökyüzüne bakabiliriz.
Kara delikleri düşünebiliriz.
Uzay-zamanı düşünebiliriz.
Solucan deliklerini hayal edebiliriz.
Başka boyutların mümkün olup olmadığını sorabiliriz.
Fakat ayetin bizi götürdüğü asıl yer belki de çok daha yakındır:
Kendi içimiz.
Çünkü insanın aşması gereken ilk sınır uzayın sınırı değil, nefsinin sınırıdır.
İnsanın açması gereken ilk kapı gökyüzündeki kapı değil, hakikate açılan gönül kapısıdır.
Belki bir gün bilim insanlığı uzay-zamanın gerçekten geçilebilir tünellerini keşfedecek.
Belki de solucan delikleri yalnızca matematiksel bir ihtimal olarak kalacak.
Ama bir şey değişmeyecek:
İnsan, evrenin kapılarını ararken kendi kalbinin kapısını kapatırsa, bulduğu her yeni dünya onu yine kendisine geri getirecektir.
Çünkü belki de en büyük boyut, uzayın bir başka bölgesi değil;
insanın hakikati idrak edebildiği bilinç boyutudur.
Ve belki de en zor geçit, bir solucan deliğinden geçmek değil;
kibirden tevazuya, cehaletten hikmete, karanlıktan aydınlığa geçmektir.
Göklerin kapılarını merak eden insan, önce kendi içindeki kapıyı çalmalıdır.
Next